Bu çalışma, Nicolás Maduro hakkında ABD’de yürütülen ceza yargılamasını iddianame aşamasından başlayarak yakalama, ilk ifade ve yargılamanın ilerleyen safhalarıyla birlikte bütüncül bir biçimde ele almaktadır. Yazı, devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddialarına ilişkin genel teorik çerçeveyi tekrar etmek yerine, Maduro dosyasını somut bir vaka olarak merkeze almaktadır. ABD savcılığının narco-terörizm kavramsallaştırması üzerinden kurduğu suçlama mimarisi, ceza hukuku ile ulusal güvenlik söyleminin nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir. Yargı yetkisi, yargılama yeri ve sınır aşan ceza yetkisi tartışmaları, bu dosyada klasik ülkesellik ilkesinin ne ölçüde zorlandığını ortaya koymaktadır. Devlet başkanı dokunulmazlığı meselesi, teorik bir tartışma olmaktan çıkarak doğrudan yargılamanın kaderini etkileyen bir hukuki sorun hâline gelmiştir. Yakalama ve ABD’ye getirilme süreci ise ceza yargılamasının meşruiyeti ile devletler arası sorumluluk arasındaki hassas ayrımı gündeme taşımaktadır. Yargılamanın bundan sonraki aşamalarında discovery, ön itirazlar ve delil tartışmaları davanın sonucunu belirleyici olacaktır. Bu yazı, süreç ilerledikçe güncellenecek şekilde, Maduro yargılamasının baştan sona izlenebileceği derli toplu bir referans metin ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Maduro Dosyası: Suç ve Ceza Yargılaması
1. “Canlı Dosya” Yaklaşımıyla Bütüncül Bir İnceleme
Nicolás Maduro Moros hakkında Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen ceza yargılaması, klasik bir uyuşturucu kaçakçılığı dosyasının çok ötesinde; ceza hukuku, uluslararası hukuk, devlet egemenliği ve dış politika alanlarının kesişiminde yer alan istisnai bir süreçtir. Bu yargılama, yalnızca isnat edilen fiillerin ağırlığı nedeniyle değil, sanığın bir devlet başkanı sıfatını fiilen taşımış olması ve suçlamaların “narco-terörizm” kavramsallaştırması altında yöneltilmesi sebebiyle de özel bir hukuki incelemeyi gerekli kılmaktadır. Bu yazı, Nicolás Maduro hakkında ABD federal yargısı önünde yürütülen ceza davasını, iddianamenin içeriğiyle sınırlı kalmaksızın; yakalama, ilk ifade (arraignment), yargılamanın ilerleyen aşamaları, ara kararlar ve nihai hüküm dâhil olmak üzere baştan sona izlemeyi amaçlayan güncellenebilir bir referans metin olarak tasarlanmıştır. Bu yönüyle çalışma, tek seferlik bir analizden ziyade, yargılama süreci ilerledikçe geliştirilecek ve zenginleştirilecek “canlı bir dosya” niteliği taşımaktadır.
1.1. Yazının Kapsamı ve Önceki Çalışmayla İlişkisi
Bıçak Hukuk’un internet sitesinde hâlihazırda yayımlanmış olan “Devlet Başkanları Hakkında Uyuşturucu Ticareti İddiaları” başlıklı çalışmada, devlet başkanlarının ceza sorumluluğu, yabancı ceza yargı yetkisi, dokunulmazlık rejimleri ve uluslararası hukukun sınırları teorik ve karşılaştırmalı düzeyde ele alınmıştır. Bu nedenle eldeki yazının amacı, söz konusu teorik çerçeveyi tekrar etmek değil; Maduro dosyasını somut bir vaka olarak merkeze alıp, daha önce tartışılan ilkelerin bu dosyada nasıl uygulandığını, nerelerde zorlandığını veya dönüştüğünü göstermektir. Bu yaklaşım, hukuki tartışmayı soyut normlar düzeyinden çıkararak, fiilî bir ceza yargılaması üzerinden değerlendirme imkânı sunmaktadır. Özellikle ABD savcılığının izlediği suçlama tekniği, yargı yetkisini kurma biçimi ve dokunulmazlık iddialarına yaklaşımı, bu dosyayı önceki örneklerden ayıran temel unsurlardır.
1.2. İddianamenin Temel Bilgileri
Maduro yargılamasının hukuki zemini, New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi (United States District Court, Southern District of New York) nezdinde düzenlenen “superseding indictment“a (güncellenmiş iddianameye) dayanmaktadır. Dosya, “S4 11 Cr. 205 (AKH)” numarasıyla kayda geçirilmiş olup, kamuoyuna yansıyan son sürümü itibarıyla 25 sayfadan oluşmaktadır. İddianame, büyük jüri tarafından düzenlenmiş olup, uzun bir zaman dilimini kapsayan sistematik bir suç anlatısı üzerine kuruludur.
Belirtilen iddianamede altı şüpheli/sanık yer almaktadır. Nicolás Maduro Moros’un yanı sıra, Venezuela’daki siyasi ve askerî elit içinden isimler ile Maduro’nun aile üyeleri de dosyaya dâhil edilmiştir. Bu tercih, ABD savcılığının dosyayı bireysel bir suç isnadı olarak değil, hiyerarşik ve örgütsel bir yapı çerçevesinde kurguladığını açık biçimde göstermektedir.
İddianamede isnat edilen fiillerin zaman aralığı yaklaşık yirmi beş yılı kapsamakta; 1990’ların sonlarından başlayarak 2020’li yıllara uzanan bir süreklilik iddia edilmektedir. Bu yönüyle dosya, tekil eylemlerden ziyade, “devlet aygıtı ile iç içe geçmiş süreklilik arz eden bir suç düzeni” anlatısı üzerine inşa edilmiştir.
1.3. Mevcut Aşama: Yargılamanın Başlangıç Noktası
Bu yazının kaleme alındığı aşamada, Nicolás Maduro’nun yakalanması gerçekleşmiş, ABD yargı makamları önüne çıkarılmış ve ilk ifadesi alınmıştır. İlk ifade aşamasında sanık, yöneltilen suçlamaları reddetmiş; yargılama sürecinin esasına girilmesinin önünü açan usulî başlangıç tamamlanmıştır. Bundan sonraki süreçte, delil paylaşımı (discovery), ön itirazlar, yargılama takviminin belirlenmesi ve esasa ilişkin duruşmalar gündeme gelecektir. Bu noktadan itibaren Maduro dosyası, yalnızca suç isnatlarının değil; ABD’nin sınır aşan ceza yetkisini nasıl kullandığının, dokunulmazlık iddialarını nasıl değerlendirdiğinin ve ceza yargılamasını dış politika araçlarıyla nasıl ilişkilendirdiğinin de gözlemlenebileceği somut bir laboratuvar işlevi görecektir.
1.4. Türk Hukuku Açısından İlk Not
Türk ceza hukuku bakımından, yurt dışında işlenen uyuşturucu suçları ve bunlara ilişkin yargılama yetkisi, özellikle Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesi çerçevesinde ele alınmaktadır. Ancak TCK m. 13’te öngörülen yetki, devlet başkanları gibi üst düzey yabancı kamu görevlileri söz konusu olduğunda, uluslararası hukukun dokunulmazlık ve egemenlik ilkeleriyle daha temkinli bir denge içinde işletilmektedir. ABD uygulamasının Maduro dosyasında benimsediği geniş ve agresif yetki anlayışı, bu yönüyle Türk hukukundaki yaklaşım ile ilerleyen bölümlerde karşılaştırmaya elverişli bir zemin sunmaktadır.
Bu girişten sonra, yazının devamında önce dosyanın arka planı ve iddianamenin yapısı ele alınacak; ardından olgusal anlatı, suç tipleri, yargı yetkisi ve dokunulmazlık tartışmaları, yargılama süreci ilerledikçe güncellenecek şekilde sistematik olarak incelenecektir.
2. Dosyanın Arka Planı ve Usuli Çerçevesi
2.1. “Superseding Indictment” ve Suçlama Mimarisinin Kuruluşu
Nicolás Maduro hakkında ABD’de yürütülen ceza yargılamasının hukuki temelini oluşturan metin, klasik bir iddianame değil; “superseding indictment” (güncellenmiş iddianame) olarak adlandırılan, önceki suçlama metinlerini ikame eden ve genişleten bir büyük jüri iddianamesidir. ABD ceza muhakemesi pratiğinde “superseding indictment” (güncellenmiş iddianame), soruşturma ilerledikçe yeni delillerin, yeni sanıkların veya yeni suç tiplerinin dosyaya dâhil edilmesini mümkün kılan esnek bir araçtır. Maduro dosyasında bu yöntem, yargılamanın kapsamını zamansal ve kişisel olarak olağanüstü ölçüde genişleten bir işlev görmüştür.
İncelenen “superseding indictment” (güncellenmiş iddianame), New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi nezdinde düzenlenmiş olup, 25 sayfalık hacmiyle, salt bir suç isnadı belgesinden ziyade, ayrıntılı bir olgu anlatısı ve ceza siyaseti belgesi niteliği taşımaktadır. Metnin yapısı incelendiğinde, savcılığın iddiaları yalnızca hukuki unsurlar çerçevesinde değil, aynı zamanda politik ve güvenlik bağlamı içinde sunduğu görülmektedir. Bu durum, yargılamanın salt ceza hukuku sınırlarında kalmayacağına dair ilk işaretlerden biridir.
2.2. Sanık Yapısı ve Hiyerarşik Kurgu
İddianamede toplam altı sanık yer almakta; Nicolás Maduro Moros bu yapının merkezine yerleştirilmektedir. Diğer sanıklar arasında Venezuela’nın üst düzey siyasi ve güvenlik bürokrasisinden isimler ile Maduro’nun aile çevresine dâhil kişiler bulunmaktadır. Bu tercih, savcılığın dosyayı bireysel sorumluluk temelinde değil, örgütsel ve hiyerarşik bir suç yapısı olarak kurguladığını açıkça ortaya koymaktadır.
İddianamenin dili ve kurgusu, sanıkları eşit konumda aktörler olarak değil; belirli roller ve fonksiyonlar üzerinden tanımlamaktadır. Maduro, bu anlatıda yalnızca suç teşkil eden fiillerin pasif faili değil; uyuşturucu ticaretinin, silahlı örgütlerle ilişkilerin ve lojistik ağların siyasi koruyucusu ve yönlendiricisi olarak konumlandırılmaktadır. Bu yaklaşım, ilerleyen aşamalarda hem yargı yetkisi tartışmalarında hem de dokunulmazlık iddialarının değerlendirilmesinde belirleyici olacaktır.
2.3. Zaman Aralığı ve “Süreklilik” Vurgusu
“Superseding indictment“’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, isnat edilen fiillerin zaman aralığının son derece geniş tutulmuş olmasıdır. Savcılık, suçlamaları yaklaşık 1999 yılından başlayarak 2025’e kadar uzanan bir süreklilik içinde ele almaktadır. Bu tercih, tekil ve izole eylemlerden ziyade, uzun süreli ve kurumsallaşmış bir suç düzeni iddiasının altını çizmektedir.
Ceza hukuku tekniği bakımından bu yaklaşım, özellikle örgütlü/organize suçlar açısından önemlidir. ABD ceza hukukunda örgüt suçunun varlığı için her bir sanığın her bir fiile doğrudan katılımı aranmadığından, zaman ve mekân bakımından geniş bir anlatı kurulabilmektedir. Maduro dosyasında bu teknik, suçlamaların kapsama alanını genişletmekle kalmamakta; yargılamanın siyasi ve tarihsel boyutunu da derinleştirmektedir.
2.4. İsnat Edilen Suçların Genel Çerçevesi
İddianamede yer verilen suç tipleri, klasik uyuşturucu ticareti suçlarının ötesine geçmektedir. Savcılık, uyuşturucu ticaretini “narco-terörizm” başlığı altında ele alarak, suçlamaları terörle mücadele söylemiyle bütünleştirmektedir. Buna ek olarak, ateşli silahlar ve patlayıcılarla ilgili isnatlar da dosyaya dâhil edilmiştir. Bu kombinasyon, ABD savcılığının dosyayı mümkün olan en ağır ceza sonuçlarını doğuracak şekilde yapılandırdığını göstermektedir. Bu noktada dikkat çekici olan husus, suç tiplerinin seçimi kadar, bu suçların birlikte ve eş zamanlı olarak ileri sürülmesidir. Böylece yargılama, yalnızca bir uyuşturucu davası değil; ulusal güvenlik, terörle mücadele ve sınır aşan organize suç ekseninde çok katmanlı bir ceza süreci hâline gelmektedir.
2.5. Türk Ceza Muhakemesi ile Kısa Bir Mukayese
Türk ceza muhakemesinde iddianamenin bu denli geniş zaman aralıklarını ve çok sayıda aktörü tek bir metinde kapsaması, özellikle “somut fiil – sanık – suç” ilişkisinin belirginliği bakımından daha sınırlı bir yaklaşım sergiler. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda iddianamenin iadesi kurumu, belirsiz ve aşırı genelleştirilmiş suç anlatılarına karşı bir denge mekanizması olarak işlev görmektedir. ABD pratiğinde ise “superseding indictment” (güncellenmiş iddianame) kurumu, savcılığa çok daha geniş bir manevra alanı tanımaktadır. Maduro dosyası, bu farkın en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. İlerleyen bölümlerde, bu geniş suçlama mimarisinin yargılama sürecinde ne ölçüde sürdürülebileceği ve savunma tarafından nasıl zorlanacağı ayrıca ele alınacaktır.
3. İddianamenin Olgusal Haritası (1999 – 2025)
3.1. Süreklilik, Örgütlenme ve Devlet Aygıtı İddiası
Maduro dosyasının ayırt edici özelliği, savcılığın olgusal anlatıyı tekil olaylar üzerinden değil, uzun bir zaman dilimine yayılan süreklilik ve örgütlenme fikri üzerine kurmuş olmasıdır. “Superseding indictment” (güncellenmiş iddianame), yaklaşık yirmi beş yıllık bir dönemi kapsayan anlatısıyla, belirli eylemleri değil; devlet yapısı ile iç içe geçtiği iddia edilen bir suç düzenini resmetmeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle iddianame, klasik anlamda “ne oldu?” sorusundan ziyade, “nasıl bir yapı kuruldu?” sorusuna cevap vermeye odaklanmaktadır.
3.2. “Cartel de los Soles” Anlatısının Dosyadaki İşlevi
İddianamenin merkezinde yer alan kavramsal çerçevelerden biri, kamuoyunda “Cartel de los Soles” olarak anılan yapılanmadır. Savcılık bu kavramı, resmî bir örgüt tanımından ziyade, Venezuela’daki askerî ve siyasi elitin uyuşturucu ticaretine sistematik biçimde dâhil olduğu iddiasını ifade eden bir şemsiye anlatı olarak kullanmaktadır. Bu anlatı, iddianamenin tamamına nüfuz eden bir arka plan işlevi görmekte; somut fiiller bu genel çerçeve içine yerleştirilmektedir.
Bu yaklaşımın hukuki sonucu, bireysel sorumluluğun sınırlarının genişletilmesidir. Maduro’nun iddianamede çizilen portresi, belirli bir sevkiyatın veya belirli bir anlaşmanın faili olmaktan ziyade, bu düzenin siyasal garantörü ve sürekliliğini sağlayan aktörü şeklindedir. Savcılık, bu şekilde doğrudan fiil isnadında bulunmanın ispat zorluklarını, örgütsel sorumluluk anlatısıyla aşmayı hedeflemektedir.
3.3. Zaman Çizelgesi ve Öne Çıkan İddialar
İddianamenin olgusal anlatısı, kronolojik olarak incelendiğinde belirli dönüm noktaları etrafında yoğunlaşmaktadır. 2000’li yılların ortalarında, Nicolás Maduro’nun dış politika ve devlet aygıtı içindeki konumunun güçlendiği döneme ilişkin iddialar ön plana çıkmaktadır. Bu dönemde, uyuşturucu kaçakçılarına diplomatik kolaylıklar sağlandığı, bazı sevkiyatların diplomatik örtü altında gerçekleştirildiği ve devlet imkânlarının bu faaliyetler için kullanıldığı ileri sürülmektedir.
2006-2008 yılları arasında gerçekleştiği iddia edilen yüksek tonajlı kokain sevkiyatları, iddianamede sembolik bir eşik olarak sunulmaktadır. Özellikle uluslararası havaalanları ve askerî kontrol noktaları üzerinden gerçekleştirildiği iddia edilen bu sevkiyatlar, devlet denetiminin suç faaliyetleriyle iç içe geçtiği tezini desteklemek amacıyla aktarılmaktadır. Bu anlatıda, rüşvet, koruma ve siyasi müdahale iddiaları bir bütün hâlinde sunulmaktadır.
2010’lu yıllara gelindiğinde iddianame, Venezuela’daki silahlı örgütlerle kurulduğu iddia edilen ilişkileri merkeze almaktadır. Kolombiya kaynaklı silahlı gruplar ile uyuşturucu kartelleri arasındaki iş birliğinin, Venezuela toprakları üzerinden kolaylaştırıldığı ve bu durumun üst düzey siyasi irade tarafından bilindiği ve desteklendiği ileri sürülmektedir. Bu aşamada savcılık, uyuşturucu ticareti anlatısını “narco-terörizm” kavramsallaştırmasına bağlayan geçişi açık biçimde yapmaktadır.
2020 sonrası döneme ilişkin iddialar ise, önceki anlatının devamı ve güncellenmiş bir versiyonu olarak sunulmaktadır. Maduro’nun aile üyelerinin ve yakın çevresinin dosyaya dâhil edilmesi, savcılığın süreklilik iddiasını güçlendirmeyi amaçlayan bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır. Bu döneme ilişkin anlatılar, artık yalnızca geçmişte kalmış fiillerin değil, iddia edilen yapının hâlen faal olduğunun altını çizmektedir.
3.4. Olgusal Anlatının Eleştirel Değerlendirmesi
İddianamenin olgusal haritası, hacmi ve kapsadığı dönem itibarıyla etkileyici görünmekle birlikte, hukuki açıdan belirli sorunları da beraberinde getirmektedir. Anlatının büyük ölçüde genelleyici bir dil üzerine kurulmuş olması, somut fiil ile bireysel sorumluluk arasındaki bağın zaman zaman zayıflamasına yol açmaktadır. Özellikle Maduro’ya atfedilen eylemlerin bir kısmı, doğrudan icra hareketlerinden ziyade, “bilme”, “izin verme” veya “koruma sağlama” gibi dolaylı isnatlar üzerinden kurulmaktadır.
Bu durum, yargılamanın ilerleyen aşamalarında ispat standardı bakımından belirleyici olacaktır. ABD ceza hukukunda komplo ve örgütsel sorumluluk kavramları geniş yorumlanabilse de, jüri önünde bireysel kusurun ikna edici biçimde ortaya konulması zorunluluğu devam etmektedir. Savcılığın uzun zaman aralığına yayılan bu anlatıyı, somut ve güncel delillerle destekleyip destekleyemeyeceği, dosyanın kaderini tayin edecek unsurlardan biridir.
3.5. Türk Hukuku ile Mukayeseli Bir Not
Türk ceza hukuku bakımından, bu denli geniş ve uzun süreli bir olgusal anlatının tek bir iddianame altında toplanması, özellikle “belirlilik” ve “isnat edilen fiilin somutlaştırılması” ilkeleri açısından tartışmalı olurdu. Türk uygulamasında, örgütlü suçlarda dahi, sanığın hangi eylemi ne zaman ve nasıl gerçekleştirdiğinin daha açık biçimde ortaya konulması beklenmektedir. ABD pratiğinde ise, örgüt suçlarının esnek yapısı, savcılığa daha geniş bir anlatı alanı tanımaktadır. Maduro dosyası, bu iki yaklaşım arasındaki farkı çarpıcı biçimde göstermektedir. İlerleyen bölümlerde, bu olgusal haritanın hangi suç tipleri üzerinden hukuki nitelendirmeye tabi tutulduğu ve yargı yetkisi tartışmalarıyla nasıl ilişkilendirildiği ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
4. İsnat Edilen Suç Tipleri ve ABD Ceza Hukuku Tekniği
4.1. Narco-Terörizm, Örgüt ve Çok Katmanlı Suçlama Stratejisi
Maduro dosyasında dikkat çeken husus, savcılığın suç isnadını tek bir ceza normu etrafında değil; birbirini tamamlayan ve güçlendiren birden fazla suç tipi üzerinden kurmuş olmasıdır. Bu yaklaşım, ABD ceza hukukunda özellikle sınır aşan organize suç dosyalarında sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Amaç, hem yargılama yetkisini geniş bir zemine oturtmak hem de mahkûmiyet hâlinde ağır yaptırımları mümkün kılacak bir hukuki çerçeve oluşturmaktır.
4.2. Narco-Terörizm Suçu ve Kavramsal Genişleme
İddianamenin merkezinde yer alan suç tipi, ABD hukukunda görece yeni sayılabilecek olan “narco-terörizm” suçudur. Savcılık, uyuşturucu ticaretini klasik anlamda bir organize suç faaliyeti olarak değil; terör örgütlerine maddi kaynak sağlayan ve bu yönüyle ulusal güvenliği tehdit eden bir faaliyet olarak nitelendirmektedir. Bu suç tipi, uyuşturucu ticareti ile terörle mücadele hukukunu aynı normatif çatı altında birleştirmektedir.
Bu yaklaşım, hukuki olduğu kadar siyasî sonuçlar da doğurmaktadır. Zira “narco-terörizm” kavramı, uyuşturucu suçlarını sıradan bir ceza hukuku meselesi olmaktan çıkararak, olağanüstü yetkilerin ve sert yaptırımların meşrulaştırıldığı bir alana taşımaktadır. Maduro dosyasında savcılık, isnat edilen fiillerin terör örgütlerine “maddi değer” sağladığı iddiası üzerinden bu normu devreye sokmakta; böylece dosyayı klasik uyuşturucu davalarından ayırmaktadır.
Eleştirel açıdan bakıldığında, bu suç tipinin uygulanması, isnat edilen fiiller ile terör örgütleri arasındaki bağın ne ölçüde somut ve doğrudan kurulduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Uyuşturucu ticaretinin dolaylı olarak silahlı örgütlere kaynak sağlaması olgusu, birçok ülkede bilinen bir gerçektir. Ancak bu durumun her somut olayda “terörle bağlantı” olarak nitelendirilmesi, ceza hukukunda ölçülülük ve belirlilik ilkeleri bakımından tartışmaya açıktır.
4.3. Kokain İthali ve Dağıtımı: Komplo Suçunun Esnek Kullanımı
İddianamede yer verilen ikinci ana suç tipi, kokainin ABD’ye ithali ve ithal edileceğini bilerek üretim ve dağıtımına ilişkin örgüt suçudur. Bu noktada savcılık, fiilî ithalin gerçekleşip gerçekleşmediğinden ziyade, sanıkların bu yönde bir anlaşma ve ortak amaç etrafında hareket ettiklerini ileri sürmektedir.
ABD ceza hukukunda örgüt suçu, Türk hukukundan farklı olarak son derece geniş yorumlanmaktadır. Bir suçun tamamlanması şart olmadığı gibi, sanıkların her birinin fiilî icra hareketine katılması da aranmamaktadır. Maduro dosyasında bu esnek yaklaşım, savcılığın uzun bir zaman dilimini kapsayan ve farklı aktörleri içeren anlatıyı tek bir suç çerçevesinde birleştirmesine imkân tanımaktadır.
Türk ceza hukuku bakımından mukayese edildiğinde, bu yaklaşımın daha sınırlı olduğu görülür. TCK’da iştirak ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçları bulunsa da, her bir sanık bakımından somut katkının daha belirgin biçimde ortaya konulması beklenmektedir. ABD pratiğinde ise, “ortak amaç” ve “bilinçli katılım” kavramları, suçun sınırlarını oldukça genişletmektedir.
4.4. Ateşli Silahlar ve Patlayıcılar: Cezai Ağırlığı Artıran Unsur
Maduro dosyasında uyuşturucu suçlarına ek olarak, ateşli silahlar ve patlayıcı maddelere ilişkin suç isnatlarının da yer alması tesadüf değildir. ABD savcılığı, uyuşturucu ticareti ile silahlı örgütlenme arasındaki ilişkiyi vurgulayarak, dosyanın tehlikelilik algısını güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu suçlar, mahkûmiyet hâlinde uygulanacak ceza miktarını ciddi biçimde artıran hükümler içermektedir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, silah suçlarının doğrudan Maduro’ya isnat edilen fiillerden ziyade, iddia edilen örgütsel yapı ile ilişkilendirilmesidir. Savcılık, bu yöntemle bireysel fiil isnadının sınırlarını aşmakta ve örgütsel sorumluluk yaklaşımını pekiştirmektedir. Ancak bu strateji, savunma açısından, “fiil ile fail arasındaki bağın kopukluğu” yönünden güçlü itiraz imkânları da barındırmaktadır.
4.5. Suç Tiplerinin Birlikte Kullanımının Hukuki Sonuçları
İddianamede yer alan suç tiplerinin birlikte ele alınması, dosyanın ceza siyaseti bakımından açık bir tercihini yansıtmaktadır. Savcılık, uyuşturucu ticaretini, terörle mücadele ve silahlı suçlar eksenine taşıyarak, yargılamayı mümkün olan en ağır ceza sonuçlarına yönlendirmektedir. Bu durum, yargılamanın yalnızca hukuki değil, aynı zamanda politik bir arka planının bulunduğunu da göstermektedir.
Bu yaklaşımın yargılama sürecinde ne ölçüde sürdürülebileceği, mahkemenin ve olası jürinin suç tipleri arasındaki bağlantıyı ne kadar ikna edici bulacağına bağlıdır. Özellikle narco-terörizm suçunun ispatı, dosyanın en kırılgan ve en tartışmalı alanlarından biri olmaya adaydır.
Bir sonraki bölümde, bu suç tiplerinin uygulanabilmesini mümkün kılan ABD’nin yargı yetkisi ve yargılama yeri (venue) meselesi, özellikle sınır aşan suçlar bakımından ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
5. ABD’nin Yargı Yetkisi ve Yargılama Yeri
5.1. Sınır Aşan Suçlarda § 3238’in Rolü ve Eleştirel Değerlendirme
Maduro yargılamasında hukuki tartışmanın merkezinde yer alan konulardan biri, ABD mahkemelerinin bu dosya bakımından yargı yetkisini hangi temele dayanarak kurduğu meselesidir. İddianamede isnat edilen fiillerin neredeyse tamamı ABD toprakları dışında gerçekleşmiş; eylemlerin icra yeri olarak Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika coğrafyası işaret edilmiştir. Buna rağmen yargılama, New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi (Southern District of New York) nezdinde yürütülmektedir. Bu tercihin hukuki dayanağı, ABD Ceza Kanunu’nda yer alan 18 U.S.C. § 3238 hükmüdür.
5.2. § 3238 ve “ABD Dışında İşlenen Suçlar” Kurgusu
18 U.S.C. § 3238, ABD dışında işlenen federal suçlarda yargılama yerinin nasıl belirleneceğini düzenlemektedir. Bu hükme göre, suçun ABD toprakları dışında işlenmiş olması hâlinde, sanığın ilk yakalandığı veya ABD’ye ilk getirildiği yer mahkemesi yetkili kabul edilmektedir. Maduro dosyasında savcılık, bu normu kullanarak, suçun icra yerinden bağımsız biçimde ABD federal mahkemelerinin yetkisini tesis etmektedir.
Bu yaklaşım, klasik ceza hukuku öğretisinde kabul edilen “ülkesellik ilkesi”nden belirgin biçimde ayrılmaktadır. ABD pratiğinde, özellikle uyuşturucu ve terörle bağlantılı suçlarda, suçun fiilî icra yerinden ziyade sonuçların ABD’yi etkileme potansiyeli ve ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları belirleyici hâle gelmektedir. Maduro dosyasında da savcılık, uyuşturucu sevkiyatlarının ABD pazarını hedef aldığı iddiası üzerinden bu bağlantıyı kurmaktadır.
5.3. Yargılama Yerinin SDNY Olarak Belirlenmesi
New York Güney Bölgesi’nin tercih edilmesi, teknik bir usul meselesi olmanın ötesinde, stratejik bir anlam taşımaktadır. SDNY, ABD’de sınır aşan organize suçlar, terörizm ve uluslararası uyuşturucu dosyalarında uzun yıllara dayanan bir yargılama pratiğine sahiptir. Bu mahkemenin seçilmesi, savcılık açısından hem kurumsal deneyim hem de yargılama kültürü bakımından avantaj sağlamaktadır.
Eleştirel açıdan bakıldığında, bu durum “forum shopping” tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Suçun icra yerinin ABD dışında olduğu dosyalarda, savcılığın en elverişli mahkemeyi seçmesi, sanıkların adil yargılanma hakkı bakımından soru işaretleri doğurabilmektedir. Ancak ABD iç hukukunda bu tür bir tercih, § 3238 çerçevesinde büyük ölçüde meşru kabul edilmektedir.
5.4. Yargı Yetkisi Tartışmasının Siyasi Boyutu
Maduro dosyasında yargı yetkisi meselesi, salt bir usul hukuku tartışması değildir. ABD’nin bu dosyada yetki tesis etme biçimi, aynı zamanda Venezuela üzerindeki siyasî ve diplomatik baskının hukuki bir aracına dönüşmektedir. Ceza yargılaması, bu yönüyle klasik anlamda “cezalandırma” amacının ötesine geçmekte; uluslararası ilişkiler bağlamında bir güç gösterisi işlevi de görmektedir. Bu durum, uluslararası hukuk bakımından devletlerin egemen eşitliği ilkesi ile ceza yargılamasının araçsallaştırılması arasındaki hassas dengeyi gündeme getirmektedir. Maduro dosyası, bu dengenin ABD pratiğinde nasıl esnetildiğini gösteren güncel ve çarpıcı bir örnek sunmaktadır.
5.5. Türk Hukuku ile Mukayeseli Bir Değerlendirme
Türk ceza hukukunda, yurt dışında işlenen suçlar bakımından yargı yetkisi, TCK’nın 13. maddesinde sınırlı ve belirli hâller için öngörülmüştür. Uyuşturucu suçları bu kapsamda sayılmakla birlikte, yargı yetkisinin kullanımı, çoğu zaman sanığın Türkiye’de bulunması veya Türk vatandaşlığı gibi ek bağlara dayandırılmaktadır. Ayrıca üst düzey yabancı devlet görevlileri söz konusu olduğunda, dokunulmazlık ve uluslararası hukuk ilkeleri daha belirgin bir sınırlama işlevi görmektedir. ABD’nin § 3238 üzerinden kurduğu yetki anlayışı ise, bu sınırlamaları büyük ölçüde aşan, son derece geniş ve iddialı bir model sunmaktadır. Bu fark, ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan dokunulmazlık tartışması ile birlikte değerlendirildiğinde, Maduro dosyasının neden bu denli tartışmalı olduğunu daha net biçimde ortaya koyacaktır.
6. Dokunulmazlık Tartışması: Teoriden Yargılamaya
6.1. Maduro’nun Statüsü ve Uluslararası Hukukta Devlet Başkanı Dokunulmazlığı
Maduro yargılamasında en kritik ve tartışmalı hukuki meselelerden biri, kendisinin bir yabancı devlet başkanı olarak dokunulmazlık iddiasının ne ölçüde kabul edilebilir olduğudur. Bu soru, sadece dosyanın hukuki istikrarını etkilemekle kalmamakta; uluslararası hukukun devlet egemenliği, eşitlik ve devlet görevlilerinin sorumluluğu ilkeleriyle doğrudan çakışmaktadır.
6.2. Ratione Personae (Kişisel Dokunulmazlık) İlkesi
Uluslararası hukukun genel kabul gören kuralına göre, herhangi bir ülkenin görevdeki devlet başkanı (head of state) başka bir ülkenin mahkemelerinde ceza yargılamasına tabi tutulamaz. Bu ilke, devletler arasındaki egemen eşitlik hukukunun bir yansıması olarak kabul edilir ve çoğu uluslararası hukuk yorumcusu tarafından teamüli (customary) uluslararası hukukun bir unsuru olarak görülür. Bu bağlamda, devlet başkanlarının rationalem personae yani kişisel dokunulmazlık kapsamındaki koruması, resmi ve özel eylemleri bakımından geniş bir bağışıklık sağlar.
Bu ilke, tarihte farklı şekillerde ifade edilmiş olmakla birlikte, örneğin ICJ tarafından yabancı bir dışişleri bakanı hakkında yapılan yorumlarda da vurgulanmıştır: uluslararası ilişkilerde bir devletin temsili açısından görev yapan en üst düzey yetkililer hakkında ceza yargılaması yapılamaz. Bu korunma, devletin temsilcisi konumundaki bireyin aktif görevde olduğu sürece geçerlidir.
6.2. ABD’nin “Tanımama” Politikası ve Savunmanın Argümanı
Maduro’nun avukatları, bu kapsamda ABD mahkemesinde “head-of-state immunity” veya geniş çaplı bir uluslararası hukuki dokunulmazlık talebinde bulunma ihtimalini gündeme getirmiştir. Savunma bu argümanı, Maduro’nun halen Venezuela’nın anayasal olarak seçilmiş devlet başkanı olduğu iddiasıyla birlikte formüle etmektedir. Bu strateji, yargılamanın temelden sorgulanması ve nihai aşamada hukuki geçersizlik iddiasıyla reddi için kullanılabilecek en güçlü çizgilerden biridir.
Ancak ABD, 2019’dan bu yana Maduro’yu Venezuela’nın yasal devlet başkanı olarak tanımadığını resmen beyan etmiştir. Bu tanımama politikası, Maduro’nun hukuki statüsünü etkilemek üzere kullanılmakta; savcılık ve hükümet, bu nedenle Maduro’nun geleneksel anlamda bir devlet başkanı dokunulmazlığına sahip olmadığını savunmaktadır. Bu, özellikle ABD’nin Noriega davasında benimsediği yaklaşımla paralel bir stratejidir: Noriega, Panama’da fiilen devlet lideri olsa da ABD tarafından resmen kabul edilmemiştir ve bu yüzden dokunulmazlık iddiası reddedilmiştir.
Bu noktada şunu belirtmek gerekir: devlet başkanının hukuki statüsü uluslararası hukuk açısından yalnızca üçüncü ülkelerin tanıma politikasına bağlı değildir, ancak iç hukuk uygulamalarında genellikle dışişleri politikasıyla birlikte bu tanıma esas alınmaktadır. Bir yargı organı, egemenlik meselelerine dair yorumlarda çoğu zaman yürütmenin tanıma kararlarına büyük ölçüde saygı göstermektedir.
6.3. Noriega Örneğiyle Mukayese
Maduro’nun savunma hattı, sık sık Panama lideri Manuel Noriega örneğine referansla değerlendirilir. Noriega, 1989’da ABD tarafından yakalanıp yargılandığında, kendisi Panama’da fiilen bir lider olarak bulunuyordu ancak ABD tarafından tanınmadığı için dokunulmazlık iddiası reddedilmişti. Dolayısıyla Noriega devlet başkanı sıfatıyla değil, sıradan bir suçlu olarak yargılanmıştı. Bu bakış hâlâ emsal olarak gündeme gelmektedir.
Ancak Noriega’nın durumu ile Maduro’nun durumu arasında bir fark vardır: Maduro, uluslararası arenada birçok ülke tarafından hâlen resmen tanınmış bir devlet başkanı olarak konumlanmaktadır ve bu, savunmanın yargılamada ileri sürebileceği daha güçlü bir hukuki zemin oluşturmaktadır. Öte yandan, tanımama politikası ABD bakımından belirlenen iç politika tercihini yansıtır ve yabancı devlet organları nezdindeki tanıma durumu ile ABD’nin pozisyonu arasında uzlaşmazlık bulunabilir.
6.4. Ratione Materiae: Görevle İlgili Eylemler ve Dokunulmazlık
Uluslararası hukukun bir başka boyutu, devlet görevlilerinin rasyonel bağlamda (ratione materiae), yani resmi görevleri çerçevesindeki eylemlerinden doğan bir bağışıklık iddiası ile ilişkilidir. Görevle ilgili eylemler bakımından, ilgili kişinin resmi kapasitesinin koruması gerektiği ileri sürülebilir. Bu, teorik olarak Maduro’nun örneğin resmî diplomatlarla kurduğu uluslararası temaslar veya devlet çıkarlarına bağlı icraatlar sırasında bağışıklık iddiasına bir altyapı oluşturabilir.
Bununla birlikte, uyuşturucu ticareti, silahlı örgütlerle işbirliği ve benzeri suçlamaların devletin resmi yetki alanı kapsamı dışında kaldığı ileri sürülmektedir. Böyle bir nitelendirme, uluslararası hukukun rasyonel bağlamdaki dokunulmazlık korumasının da uygulama alanı dışına çıkarılması gerektiği iddiasını güçlendirebilir. Bu nokta, savunma için önemli olduğu kadar, savcılığın mahkûmiyet stratejisi bakımından da merkezî önemdedir.
6.5. Uluslararası Hukukun Normatif Çatışması
Birçoğu tarafından kabul edildiği üzere, uluslararası hukuk devlet başkanlarına kişisel dokunulmazlık tanımaktadır. Bununla birlikte, devletlerin iç hukuk uygulamaları bu norm bağlamında farklı yol izleyebilir. ABD’nin Maduro davasında savunmanın dokunulmazlık iddiası, teorik olarak güçlü olsa da, ABD iç hukukunun bağlayıcı hükümleri, yürütmenin tanıma politikası ve uluslararası normlar arasındaki gerilim sebebiyle çetin bir çatışmayla karşı karşıyadır.
6.6. Maduro’nun İlk Mahkeme Beyanı ve Dokunulmazlık Teması
Yakalanmasının ardından Maduro, ilk duruşmada hâlâ “ülkesinin anayasal başkanı” olduğunu ifade ederek kendi dokunulmazlık iddiasını dolaylı biçimde savunmuştur. Bu tür beyanlar, kişisel ve siyasi bir argüman olarak önemlidir, ancak bir mahkemenin bağlayıcı hukuki değerlendirmesi açısından, uluslararası hukukun bağlayıcı normlarıyla birlikte ABD iç hukukunun belirleyici kriterlerinin birlikte yorumlanması gerekmektedir.
7. Yakalama, ABD’ye Getirilme ve Yargılamanın Meşruiyeti
7.1. Zorla Getirme İddiaları, Egemenlik ve Usul Hukuku Dengesi
Maduro yargılamasında dokunulmazlık tartışmasını tamamlayan ve en az onun kadar kritik olan bir diğer mesele, yakalama ve ABD’ye getirilme sürecinin hukuki niteliğidir. Sanığın hangi usulle, hangi devletlerin rızasıyla ya da rızası olmaksızın ABD yargı makamlarının önüne çıkarıldığı, yargılamanın meşruiyetine ilişkin temel bir sorgulamayı beraberinde getirmektedir. Bu tartışma, ceza muhakemesinin yalnızca maddi doğruluğu değil, yargılamanın usulî adaleti (fairness) bakımından da belirleyicidir.
7.2. Zorla Getirme (Abduction) Meselesi ve ABD Uygulaması
ABD ceza hukukunda, sanığın mahkeme önüne hangi yöntemle getirildiği, çoğu durumda yargılamanın devamına engel teşkil etmemektedir. ABD yüksek yargı içtihadında yerleşik kabul gören yaklaşım, sanığın fiziksel olarak mahkeme önünde bulunmasının, yargı yetkisinin fiilen kurulması için yeterli olduğu yönündedir. Bu yaklaşım, literatürde sıklıkla “mahkeme önüne getirilmiş olma doktrini” olarak ifade edilmektedir. Maduro dosyasında da savcılığın bu çizgiyi benimsemesi beklenmektedir. Sanığın rızası dışında ya da üçüncü bir devletin aktif müdahalesiyle ABD’ye getirilmiş olması iddiası, ABD iç hukuku bakımından kural olarak yargılamanın düşürülmesi sonucunu doğurmamaktadır. Bu durum, egemenlik ihlali iddialarının ceza muhakemesi sürecinden ziyade, devletler arası sorumluluk alanına bırakıldığı anlamına gelmektedir.
7.3. Uluslararası Hukuk Bakımından Egemenlik ve Kuvvet Kullanma Yasağı
Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında ise tablo daha karmaşıktır. Bir devletin, başka bir devletin topraklarında veya etkisi altındaki bir alanda, o devletin açık rızası olmaksızın bir kişiyi yakalaması ya da yakalatması, egemenliğin ihlali ve bazı hâllerde kuvvet kullanma yasağının ihlali olarak değerlendirilebilir. Bu tür fiiller, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel ilkeleriyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu ihlalin varlığı, her zaman ceza yargılamasının geçersizliği sonucunu doğurmaz. Uluslararası hukukta yaygın kabul gören yaklaşım, egemenlik ihlalinden doğan sorumluluğun devletler arası düzeyde ele alınması gerektiği; bireysel ceza yargılamasının ise bundan otomatik olarak etkilenmeyeceği yönündedir. Maduro dosyası, bu ayrımın somut bir örneğini teşkil etmektedir.
7.4. Savunmanın Olası Usul İtirazları
Savunma makamının, yakalama ve ABD’ye getirilme sürecine ilişkin olarak ileri sürebileceği itirazlar, büyük ölçüde yargılamanın adil yargılanma ilkelerine aykırı biçimde başlatıldığı iddiasına dayanmaktadır. Bu kapsamda, hukuka aykırı yakalamanın yargı yetkisini sakatladığı, savunma haklarını zedelediği veya mahkemenin dosyayı görmemesi gerektiği yönünde talepler gündeme gelebilir. Bununla birlikte, ABD mahkemelerinin bu tür itirazlara tarihsel olarak sınırlı bir alan tanıdığı bilinmektedir. Özellikle ağır suç isnatlarının bulunduğu ve ulusal güvenlik söyleminin devreye girdiği dosyalarda, mahkemeler usul itirazlarını yargılamanın esasına geçilmesine engel teşkil edecek nitelikte görmemektedir. Maduro dosyasında da benzer bir yaklaşımın benimsenmesi kuvvetle muhtemeldir.
7.5. Türk Hukuku ile Mukayeseli Bir Değerlendirme
Türk ceza muhakemesinde, sanığın hukuka aykırı yöntemlerle yakalanması veya Türkiye’ye getirilmesi, teorik olarak daha güçlü sonuçlar doğurabilir. Özellikle iade hukukuna ve adli yardımlaşma süreçlerine aykırı hareket edilmesi hâlinde, yargılamanın meşruiyeti daha ciddi biçimde tartışmaya açılmaktadır. Bununla birlikte, Türk uygulamasında dahi, ağır suçlar söz konusu olduğunda, hukuka aykırı yakalamanın otomatik olarak davanın düşmesi sonucunu doğurmadığı örnekler mevcuttur. Bu yönüyle ABD uygulaması ile Türk hukuku arasında mutlak bir karşıtlık değil; yoğunluk ve denge farkı bulunmaktadır. ABD, yargılamanın devamını önceliklendiren bir çizgi izlerken; Türk hukuku, usul güvencelerini teorik düzeyde daha güçlü vurgulamakla birlikte, pratikte benzer gerilimlerle karşı karşıya kalmaktadır.
7.6. Meşruiyet Tartışmasının Yargılamaya Etkisi
Maduro dosyasında yakalama ve ABD’ye getirilme süreci, yargılamanın hukuki kaderini tek başına belirleyecek bir unsur olmaktan ziyade, dosyanın siyasal ve hukuki tartışma yoğunluğunu artıran bir faktör olarak önem taşımaktadır. Bu mesele, savunmanın kamuoyu ve uluslararası platformlar nezdinde kullanabileceği güçlü bir argüman sunarken; ABD yargı makamları bakımından ikincil bir usul tartışması olarak ele alınma eğilimindedir. Bu gerilim, yargılamanın ilerleyen aşamalarında da kendini gösterecek; özellikle delillerin kabulü ve savunma haklarının kullanımı bağlamında yeniden gündeme gelecektir.
8. Yargılamanın İlerleyen Aşamaları
8.1. Delil Paylaşımı, Ön İtirazlar ve Duruşmaya Giden Yol
Maduro dosyasında yakalama ve ilk ifade aşaması tamamlandıktan sonra süreç, ABD federal ceza yargılamasının “asıl belirleyici” safhalarına ilerler. Bu safhalar, kamuoyunda çoğu zaman duruşma günleriyle özdeşleştirilse de, dosyanın kaderi bakımından esas ağırlık genellikle duruşma salonundan önce, yani delil paylaşımı ve ön itirazlar evresinde ortaya çıkar. Bu nedenle bu bölüm, yargılamanın bundan sonraki seyrini bir “takvim” gibi sıralamak yerine, hangi usul kurumlarının hangi işlevi gördüğünü, savunma ve iddia makamının hangi kritik karar noktalarına geldiğini ve bu noktaların neden önemli olduğunu açıklamayı amaçlar.
8.2. Delilin Paylaşımı ve Dengenin Kurulduğu Alan
ABD federal ceza yargılamasında “discovery” denildiğinde, delillerin önemli bir kısmının duruşma başlamadan önce taraflar arasında paylaşılması anlaşılır. Bu süreç, bir yönüyle savunmanın hazırlık yapabilmesi için zorunlu bir güvence sağlar; diğer yönüyle savcılığın dosyayı hangi delil omurgası üzerine kuracağını netleştirdiği, savunmanın da hangi eksende çatışma çıkaracağını belirlediği bir aşamadır.
Maduro dosyası gibi uluslararası boyutu ağır, tanık ağırlıklı ve istihbarat/ulusal güvenlik unsurunun devreye girebildiği davalarda discovery, klasik dosyalara göre daha sorunlu bir alan hâline gelir. Savcılık açısından temel soru, “ne kadarını paylaşmak zorundayım, ne kadarını güvenlik gerekçesiyle sınırlayabilirim” sorusudur. Savunma açısından ise mesele, “iddianın dayandığı ana delil zincirine erişip erişemediği” ve “çapraz sorgu imkânını gerçek anlamda kullanıp kullanamayacağı”dır. Eğer dosya, muhbir beyanları, gizli kaynaklar, istihbarat raporları, gizli dinlemeler veya üçüncü devletlerden gelen bilgi setleri üzerine kurulmuşsa, discovery tartışması bir “delil paylaşımı” meselesi olmaktan çıkar; yargılamanın adil olup olmayacağına ilişkin temel bir teste dönüşür.
Bu noktada eleştirel bir not düşmek gerekir. Discovery, teorik olarak adil yargılanma güvencesidir; fakat “güvenlik” gerekçesi geniş yorumlandığında, savunmanın fiilen kör bırakıldığı bir yargılama pratiğine dönüşme riski de taşır. Maduro dosyasının politik hassasiyeti ve uluslararası karakteri, bu riskin soyut değil, pratik bir olasılık olduğunu göstermektedir.
8.3. Ön İtirazlar ve Dosya Dışı Bırakma Talepleri: Yargılamanın Filtre Mekanizması
Discovery ile paralel yürüyen ikinci kritik alan, “pre-trial motions” (in duruşma) olarak adlandırılan ön itirazlar ve talepler safhasıdır. Bu safhada savunma, yargılamanın temelini sarsabilecek veya dosyanın kapsamını daraltabilecek çeşitli başvurular yapar. Maduro dosyasının önceki bölümlerinde ele aldığımız başlıkların önemli bir kısmı, tam da bu aşamada somut hukuki talebe dönüşür.
Dokunulmazlık iddiaları, yargı yetkisi ve yargılama yeri itirazları, zorla getirme sürecine ilişkin meşruiyet tartışmaları, delillerin hukuka uygunluğu, tanık güvenilirliği ve delil zincirinin kopukluğu gibi konular bu safhada dosyanın gündemine taşınır. Mahkemenin bu taleplere yaklaşımı, iki nedenle belirleyicidir. Birincisi, yargılamanın hangi çerçevede yürütüleceğini, hangi delillerin kullanılacağını ve hangi suçlamaların ayakta kalacağını bu kararlar belirler. İkincisi, dosyanın politik ağırlığı yüksek olduğunda mahkemenin “yargı ile siyaset arasındaki sınırı” nasıl çizeceği de bu kararlarla görünür hâle gelir.
Bu aşama, aynı zamanda kamuoyu açısından “sessiz” olduğu için sıklıkla ihmal edilir. Oysa uluslararası yüksek profilli davalarda asıl mücadele çoğu zaman burada yaşanır: dosya ya daralır ya sertleşir; savcılık delil omurgasını sağlamlaştırır ya da zayıf yerleri örtmeye çalışır; savunma ise dosyanın merkezindeki çatışmayı mahkeme önünde hukuki dile çevirir.
8.4. Duruşmaya Hazırlık ve Duruşma Yönetimi: Jüri, Tanıklar ve Anlatı Mücadelesi
Ön itirazlar aşıldıktan sonra dosya, duruşmaya hazırlık ve duruşma aşamasına ilerler. ABD federal sisteminde jüri mekanizması, özellikle kamuoyunun yoğun ilgi gösterdiği davalarda kritik bir faktördür. Bu tür dosyalarda tarafların asıl amacı, yalnızca hukuki argüman üretmek değil; aynı zamanda jüriyi ikna edebilecek bir “olay anlatısı” kurmaktır. Maduro dosyasında savcılığın uzun yıllara yayılan olgu haritası kurması, bu anlatı mücadelesi bakımından avantaj sağlamayı hedefler; savunma ise bu anlatıyı “genelleyici, politik ve somut bağdan yoksun” olmakla eleştirme imkânına sahiptir.
Tanıkların niteliği burada belirleyici olur. Eğer tanıklar muhbir, itirafçı veya örgüt içinden aktörler ise, savunmanın çapraz sorgu stratejisi dosyanın ağırlık merkezine yerleşir. Buna karşılık savcılık, tanıkları destekleyecek objektif delil parçalarını (mali izler, iletişim kayıtları, uçuş/lojistik veriler, ele geçirmeler, resmi yazışmalar gibi) çoğaltarak tanık güvenilirliği tartışmasını dengelemeye çalışır. Bu denge kurulamazsa, dosya ne kadar büyük anlatı kurarsa kursun, “makul şüpheyi aşma” standardı karşısında kırılganlaşır.
Maduro dosyasının özgün zorluğu şuradadır: dosya bir yandan teknik uyuşturucu ve komplo unsurlarına dayanırken, diğer yandan devlet başkanı statüsü, uluslararası tanıma/tanımama ve ulusal güvenlik söylemi nedeniyle kaçınılmaz biçimde politik bir gölge taşır. Duruşmanın adil algılanması, mahkemenin dosyayı “politik bir hesaplaşma” gibi değil, “kanıta dayalı bir ceza yargılaması” gibi yönetebilmesine bağlı olacaktır.
8.4. İtham Pazarlığı ve Sürecin Gerçekçi Sonlanma İhtimalleri
ABD ceza yargılamasında birçok dava, duruşmaya gitmeden plea (itiraf + uzlaşma = itham pazarlığı) ile sonuçlanabilir. Ancak Maduro dosyası gibi devlet başkanı düzeyinde, sembolik ve politik yükü ağır davalarda bu ihtimalin pratikte çok daha sınırlı olması beklenir. Yine de dosyanın ilerleyen aşamalarında, özellikle delil setinin niteliği ve savunmanın ön itirazlarda elde edeceği sonuçlar, sürecin nereye evrileceğini belirler. Deliller güçlü ve tutarlı görünürse savcılık taviz vermeye daha az istekli olur; deliller parçalı ve tartışmalı kalırsa savcılık, dosyanın yönetilebilir bir çerçeveye indirgenmesini tercih edebilir. Bu nedenle “dava kesin duruşmada biter” varsayımı, bu dosya için dahi otomatik değildir. Asıl belirleyici, ön itirazların sonucu, discovery’de ortaya çıkan delil omurgası ve mahkemenin dosyayı yönetme kapasitesidir.
8.5. Türk Hukuku ile Mukayeseli Bir Not: Delil Paylaşımı ve Ön İnceleme Kültürü
Türk ceza muhakemesinde delil paylaşımı ve yargılama öncesi filtre mekanizmaları, ABD sistemindeki kadar kurumsallaşmış bir “motion” kültürüne sahip değildir. CMK’da iddianamenin iadesi, duruşma hazırlığı, delil tartışmaları ve hukuka aykırı delil yasağı gibi kurumlar bulunsa da, uygulamada pek çok tartışma duruşmanın içinde gelişir. ABD’de ise dosyanın önemli bir kısmı duruşmadan önce biçimlenir ve duruşma çoğu zaman önceden çizilmiş bir çerçevenin içinde yürür.
Maduro dosyasının Türk hukukçuları açısından öğretici tarafı da burada belirginleşir: yüksek profilli, uluslararası boyutlu davalarda “duruşma öncesi usul mücadeleleri” yargılamanın gerçek ağırlık merkezine dönüşebilir. Bu dosyayı izlemek, yalnızca Maduro’nun ceza sorumluluğu tartışmasını değil; modern ceza muhakemesinin nasıl “ön aşamalarda” şekillendiğini de göstermesi bakımından kıymetlidir.
8.6. Güncelleme Mantığı: Bu Bölüm Nasıl Yaşayacak?
Bu bölüm, yargılama ilerledikçe somut gelişmelerle düzenli olarak güncellenecektir. Discovery aşamasında hangi delil kategorilerinin öne çıktığı, ön itirazlarda hangi başlıkların tartışıldığı, mahkemenin hangi ara kararları verdiği ve duruşma takviminin nasıl şekillendiği, dosyanın “mevcut durum” kısmı ile birlikte bu bölümde sistematik biçimde işlenecektir. Böylece okuyucu, tek bir metin üzerinden, dosyanın tüm sürecini derli toplu şekilde takip edebilecektir.
9. Olası Sonuç Senaryoları
Maduro yargılamasında bu aşamaya kadar ele alınan başlıklar, davanın yalnızca bir “suç isnadı” meselesi olmadığını; aynı zamanda usul hukuku, uluslararası hukuk ve siyasal gerçekliklerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle davanın olası sonuçlarını değerlendirirken, tek bir ihtimale odaklanmak yerine, birbirinden farklı ve her biri hukuken mümkün senaryoları birlikte ele almak gerekir. Aşağıda yer verilen senaryolar, yargılamanın gidişatına ve mahkemenin kritik aşamalarda alacağı kararlara göre şekillenebilecek başlıca ihtimalleri yansıtmaktadır.
9.1. Mahkûmiyet Senaryosu: Hukuki Zafer mi, Sembolik Sonuç mu?
Savcılığın iddianamede kurduğu yapı dikkate alındığında, teorik olarak en ağır sonuç, sanığın narco-terörizm ve buna bağlı suçlardan mahkûm edilmesidir. Bu senaryoda mahkûmiyet, yalnızca uzun süreli hapis cezası anlamına gelmez; aynı zamanda ABD’nin sınır aşan ceza yetkisi anlayışının ve narco-terörizm kavramsallaştırmasının güçlü bir biçimde teyidi sonucunu doğurur.
Ancak bu tür bir mahkûmiyetin pratik etkisi, hukuki sonucundan daha karmaşık olacaktır. Maduro’nun fiilen cezaevinde tutulması, cezanın infazı, Venezuela ile ilişkiler ve uluslararası tanıma meselesi gibi konular, mahkûmiyet kararının uygulanabilirliğini belirsiz hâle getirebilir. Bu durumda mahkûmiyet, klasik anlamda bir cezalandırma aracı olmaktan ziyade, siyasal ve sembolik bir sonuç üretme riski taşır. Yine de ABD ceza hukuku açısından böyle bir karar, benzer dosyalar için güçlü bir emsal oluşturacaktır.
9.2. Kısmi Mahkûmiyet ve Suçların Ayrıştırılması
Bir diğer ihtimal, mahkemenin veya jürinin isnat edilen tüm suçlar bakımından değil, yalnızca bazı suç tipleri yönünden mahkûmiyet kararı vermesidir. Özellikle narco-terörizm suçunun ispat standardı ile klasik örgütlü uyuşturucu suçlarının ispat standardı arasındaki fark, bu senaryoyu gerçekçi kılmaktadır. Savcılığın “terör bağlantısı” anlatısında zayıflıklar oluşması hâlinde, dosya daha dar bir çerçevede sonuçlanabilir.
Bu tür bir sonuç, hukuki açıdan “başarısız” gibi görünse de, ceza hukuku pratiğinde sıkça rastlanan bir durumdur. Kısmi mahkûmiyet, savcılığın iddianame stratejisinin ne ölçüde sürdürülebilir olduğunu test ederken, savunmanın belirli başlıklarda etkili itirazlar geliştirebildiğini de gösterir. Bu senaryoda dosya, uluslararası ceza hukuku tartışmaları bakımından yine önemli bir referans noktası olmaya devam eder.
9.3. Beraat Senaryosu: Delil ve Anlatı Arasındaki Kopuş
Daha az ihtimal dâhilinde görülmekle birlikte, beraat senaryosu da hukuken tamamen dışlanabilir değildir. Uzun zaman aralığına yayılan, büyük ölçüde tanık beyanlarına ve dolaylı ilişkilere dayanan dosyalarda, savcılığın “makul şüphenin ötesinde ispat” standardını karşılayamaması mümkündür. Özellikle bireysel fiil ile sanık arasındaki bağın yeterince somutlaştırılamaması, jüri nezdinde ciddi tereddütler yaratabilir.
Böyle bir sonuç, yalnızca Maduro dosyası açısından değil, ABD’nin narco-terörizm yaklaşımı bakımından da önemli bir kırılma anlamına gelir. Beraat, ABD’nin sınır aşan ceza yetkisini bu ölçüde geniş kullanmasının sınırlarını gösteren bir örnek hâline gelir ve gelecekte benzer dosyalarda daha temkinli bir strateji izlenmesine yol açabilir. Aynı zamanda bu senaryo, yargılamanın “siyasi saiklerle açıldığı” yönündeki eleştirileri de güçlendirebilir.
9.4. Usulden Sonuçlar: Dokunulmazlık, Yetki veya Delil Tartışmaları
Bir başka önemli ihtimal, davanın esasa girilmeden veya esasa sınırlı biçimde girilerek usulden sonuçlanmasıdır. Dokunulmazlık iddialarının kabulü, yargı yetkisinin reddi veya delillerin önemli bir kısmının hukuka aykırı bulunarak dosya dışı bırakılması, bu tür sonuçlara örnek teşkil eder. ABD pratiğinde bu ihtimal sınırlı olmakla birlikte, dosyanın siyasi ve hukuki ağırlığı göz önüne alındığında tamamen göz ardı edilemez. Bu tür bir sonuç, ceza sorumluluğuna dair nihai bir hüküm kurulmaması anlamına gelir; ancak davanın uluslararası hukuk literatüründeki etkisini azaltmaz. Aksine, böyle bir karar, devlet başkanlarının dokunulmazlığı ve sınır aşan ceza yetkisi tartışmalarını daha da alevlendirebilir.
9.5. Siyasi ve Diplomatik Çözüm Senaryosu
Maduro dosyasının klasik ceza davalarından ayrıldığı bir diğer nokta, sürecin yalnızca yargı salonunda şekillenmeyebilecek olmasıdır. Uluslararası ilişkilerde zaman zaman görüldüğü üzere, ceza yargılaması devam ederken veya sonrasında, siyasi ve diplomatik çözümler gündeme gelebilir. Yaptırımların hafifletilmesi, müzakereler, mahkûmiyet kararının infazına ilişkin fiilî düzenlemeler veya yargılamanın askıya alınması gibi seçenekler, teorik olarak mümkündür. Bu senaryo, hukuki açıdan tatmin edici olmaktan uzak görünse de, devletler arası ilişkilerin gerçekliği bakımından sıkça başvurulan bir çıkış yoludur. Böyle bir sonuç, Maduro dosyasını “hukuki doğruluk”tan ziyade “jeopolitik denge” üzerinden değerlendiren bir perspektifi güçlendirebilir.
9.6. Türk Hukuku Bakımından Kısa Bir Değerlendirme
Türk ceza hukuku pratiğinde, bu ölçüde uluslararası ve siyasal boyutu olan dosyalarda benzer belirsizlikler görülmektedir. Yargılamanın sonucunun yalnızca delil durumuna değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler ve siyasi koşullara bağlı olması, Türk hukukçuları açısından yabancı bir olgu değildir. Bu nedenle Maduro dosyasının olası sonuçları, Türkiye bakımından da yalnızca akademik bir ilgi konusu değil; ceza yargılamasının sınırları ve işlevi üzerine düşünmeyi zorlayan bir örnek sunmaktadır.
Bu bölüm, davanın nereye evrilebileceğine dair ihtimalleri ortaya koymakla birlikte, hangi senaryonun gerçekleşeceğinin yargılamanın ilerleyen aşamalarında netleşeceğini kabul eder. Bu nedenle bir sonraki ve son bölümde, Maduro yargılamasının uluslararası ceza hukuku açısından taşıdığı genel anlam ve ortaya koyduğu yapısal sorunlar ele alınacaktır.
10. Sonuç: Maduro Yargılamasının Uluslararası Ceza Hukuku Açısından Anlamı
Nicolás Maduro hakkında ABD’de yürütülen ceza yargılaması, klasik anlamda bir uyuşturucu veya organize suç davası olarak değerlendirilmekten çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu dosya, ceza hukuku, uluslararası hukuk ve uluslararası siyasetin aynı zeminde buluştuğu; normatif ilkeler ile fiilî güç ilişkilerinin iç içe geçtiği istisnai bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yönüyle Maduro yargılaması, yalnızca bir kişinin cezai sorumluluğunun tespiti bakımından değil, çağdaş ceza yargılamasının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin anlaşılması açısından da belirleyici bir referans niteliği taşımaktadır.
Bu çalışmada, iddianamenin yapısından başlayarak, isnat edilen suç tipleri, ABD’nin yargı yetkisini kurma biçimi, dokunulmazlık tartışmaları, yakalama ve yargılamanın meşruiyeti ile sürecin bundan sonraki aşamalarına kadar uzanan geniş bir çerçeve ele alınmıştır. Ortaya çıkan tablo, ABD ceza yargılamasının, özellikle “narco-terörizm” kavramı etrafında, sınır aşan suçlara karşı son derece geniş ve iddialı bir yetki anlayışı benimsediğini göstermektedir. Bu yaklaşım, klasik uluslararası hukuk ilkeleriyle uyumlu olduğu ölçüde kabul görmekte; bu ilkeleri zorladığı veya esnettiği ölçüde ise yoğun eleştirilere konu olmaktadır.
Maduro dosyası, devlet başkanlarının ceza sorumluluğu ve dokunulmazlığına ilişkin tartışmaları teorik düzeyden çıkararak, somut bir yargılama pratiği içine taşımıştır. Devlet başkanı dokunulmazlığının mutlak olup olmadığı, tanıma ve tanımama politikalarının yargılamaya etkisi, görevle ilgili eylemler ile suç teşkil eden fiiller arasındaki sınırın nerede çizileceği gibi sorular, bu dosyada artık soyut varsayımlar olmaktan çıkmıştır. Mahkemenin ve nihayetinde yargılamanın sonucunun, bu sorulara verilecek cevapları şekillendirmesi kaçınılmazdır.
Bu yargılamanın bir diğer önemli yönü, ceza muhakemesinin “ara aşamalarının” ne denli belirleyici olabildiğini göstermesidir. Discovery süreci, ön itirazlar, delillerin kabulü ve usul tartışmaları, davanın sonucunu en az duruşma salonundaki tartışmalar kadar etkilemektedir. Bu durum, modern ceza yargılamasında adaletin yalnızca hükümle değil; yargılamanın tamamına yayılan usul güvenceleriyle sağlanabileceğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Türk hukuku açısından bakıldığında, Maduro dosyası hem öğretici hem de uyarıcı niteliktedir. Yurt dışında işlenen suçlar bakımından yargı yetkisi, devlet başkanlarının hukuki statüsü ve ceza yargılamasının siyasi süreçlerle kesiştiği alanlar, Türk ceza hukuku ve ceza muhakemesi bakımından da güncelliğini koruyan tartışmalardır. ABD’nin benimsediği geniş yetki anlayışı ile Türk hukukundaki daha temkinli yaklaşım arasındaki fark, bu dosya üzerinden somut biçimde gözlemlenebilmektedir.
Son olarak, bu yazının başında vurgulandığı üzere, Maduro ceza yargılaması tamamlanmış bir süreç değil, devam eden ve gelişmeye açık bir dosyadır. Bu nedenle burada ortaya konulan değerlendirmeler, nihai bir hükümden ziyade, sürecin mevcut aşaması itibarıyla yapılan hukuki bir okuma olarak görülmelidir. Yargılama ilerledikçe, ara kararlar alındıkça ve dosyanın seyri netleştikçe, bu çalışma da güncellenmeye devam edecek; Maduro yargılamasının başından sonuna kadar izlenebileceği bütüncül bir referans metin olma niteliğini sürdürecektir. Bu yönüyle Maduro dosyası, yalnızca bugünün değil, geleceğin ceza hukuku ve uluslararası hukuk tartışmalarına da ışık tutacak nitelikte bir örnek olarak kayda geçmektedir.
© 2025 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.
Referans: Bıçak, Vahit (2025) “Venezuela Devlet Başkanının ABD Federal Mahkemesinde Yargılanması: Maduro Dosyası Üzerinden Uluslararası Ceza Hukuku Analizi”, Bıçak Hukuk Bürosu Blogu, https://www.bicakhukuk.com/maduro-dosyasi-suc-ve-ceza-yargilamasi/, Prgf . __., Erişim Tarihi: …,
Türkçe
English
Français
Deutsch









Comments
No comments yet.