Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusu, kanun metninde tekil ve homojen bir kategori olarak değil; farklı normatif katmanlar ve risk varsayımları üzerinden inşa edilen çok boyutlu bir hukuki olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın, TCK’da uzun süre ağırlıklı olarak eş, boşanmış eş, anne veya gebe gibi ilişkisel ve biyolojik statüler üzerinden görünür kılınmış; buna karşılık son yıllarda “kadına karşı” ibaresiyle daha doğrudan bir özneleşme eğilimi ortaya çıkmıştır. 2005 reformu ile ahlak ve namus merkezli yaklaşım büyük ölçüde terk edilmiş, ancak rol-temelli koruma anlayışı tümüyle aşılamamıştır. Özellikle 2021 sonrası düzenlemeler, kadına yönelik şiddetin yapısal ve öngörülebilir bir risk alanı olarak kabul edildiğini ve ceza siyaseti bakımından belirgin bir sertleşme yaşandığını göstermektedir. Bununla birlikte nitelikli hâller ve ceza alt sınırı artışları, orantılılık, bireyselleştirme ve belirlilik ilkeleri bakımından yeni tartışma alanları yaratmaktadır. Maddi ceza hukukunda sağlanan normatif korumanın, ceza muhakemesi sürecinde etkili soruşturma ve mağdur odaklı usul güvenceleriyle desteklenmediği durumlarda sınırlı bir etki doğurduğu açıktır. Bu çerçevede Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusu, tamamlanmış bir normatif yapıdan ziyade, eleştirel değerlendirme ve geliştirmeye açık dinamik bir alan olarak değerlendirilmelidir. Bıçak Hukuk, Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusuna ilişkin düzenlemeleri ve uygulamayı bu bütüncül ve eleştirel perspektifle ele alarak güncel, derinlikli ve nitelikli hukuki analizler sunmaktadır.
Türk Ceza Kanunu Perspektifinden Kadın
1. Giriş
1.1. Neden “Türk Ceza Kanunu Perspektifinden Kadın”?
Kadın olgusu, ceza hukukunda yalnızca “korunması gereken kırılgan grup” anlatısı üzerinden değil, aynı zamanda suç tiplerinin kurucu unsurlarını, nitelikli hâl rejimini, ceza siyaseti tercihlerini ve yargısal uygulamanın yönünü belirleyen bir normatif kategori olarak karşımıza çıkar. Türk Ceza Kanunu (5237 sayılı Kanun) özelinde “kadın” kavramı; kimi hükümlerde doğrudan lafzî bir unsur (örneğin “kadın” ibaresi), kimi hükümlerde ise dolaylı bir rol ve statü biçimi (eş, boşandığı eş, gebe, anne) olarak düzenlenmiş; böylece kanunun kadına ilişkin koruma yaklaşımı yalnızca tek bir eksende değil, çok katmanlı bir norm mimarisi üzerinden şekillenmiştir. Bu çok katmanlı yapı, TCK’nın kadın olgusunu bazen birey olarak, bazen aile ilişkileri içinde, bazen de biyolojik/üreme bağlamında ele aldığını; dolayısıyla “kadın”ı tekil bir hukuki statü olarak değil, farklı risk ve ilişki bağlamlarının kesişim noktasında kurduğunu göstermektedir (Nur Centel, 2005, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bu yazının hareket noktası, TCK’da kadın olgusunun yalnızca belirli suç tipleriyle sınırlı bir “koruma” meselesi olmadığıdır. TCK, bir yandan cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar gibi alanlarda kadınların maruz kalabildiği tipik riskleri esas alan düzenlemelere yer verirken, diğer yandan aile içi ilişkiler ve boşanma sonrası şiddet gibi Türkiye’de toplumsal gerçekliği yoğun biçimde etkileyen risk alanlarını, nitelikli hâl ve ceza artırımı teknikleriyle ceza siyasetine dâhil etmiştir (Nur Centel, 2005, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın). Özellikle yakın dönemde, “kadına karşı” ibaresinin bazı suç tiplerinde nitelikli hâl veya alt sınır artırımı biçiminde normatif bir ağırlık kazanması, TCK’nın kadın olgusunu daha belirgin ve doğrudan bir koruma kategorisine dönüştürme eğilimini ortaya koymaktadır (Osman Atalay, 2025, TCK’da Kadın İle İlgili Değişiklikler). Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Ceza hukukunun kadın olgusunu “görünür kılması”, otomatik olarak etkin koruma sağlandığı anlamına gelmez. Normun varlığı ile normun uygulanma biçimi arasında çoğu zaman geniş bir mesafe bulunur. TCK’nın getirdiği koruma mimarisi, uygulamada soruşturma-kovuşturma kapasitesi, delil standardı, mağdurun adalete erişimi ve ikincil mağduriyet riskini azaltan usul güvenceleriyle birlikte değerlendirilmedikçe, yalnızca metin düzeyinde bir iyimserlik üretme tehlikesi taşır. Bu nedenle “TCK perspektifinden kadın” incelemesi, salt madde sayımı veya lafzî tarama ile yetinmeyen; norm tekniğini, suç siyaseti hedeflerini ve güncel tartışmaları birlikte ele alan bir yaklaşımı zorunlu kılar.
1.2. Yazının Problemi, Amacı ve Tezi
Bu çalışmanın temel problemi, TCK’nın kadın olgusunu hangi hukuki mantıkla kurduğu ve zaman içinde bu mantığın nasıl değiştiği sorusunda düğümlenir. Kadın, TCK’da çoğu zaman doğrudan “kadın” kelimesiyle değil, “eş”, “boşandığı eş”, “gebe”, “anne” gibi statü ve roller üzerinden görünür hâle gelir; bu görünürlük biçimi ise ceza hukukunun kadını kimi yerde birey olarak, kimi yerde aile ilişkileri üzerinden, kimi yerde de biyolojik/üreme bağlamında ele aldığını ima eder. Bu durum, normatif düzeyde şu soruyu gündeme getirir: TCK’nın kadınla kurduğu ilişki, kadını bağımsız bir hak öznesi olarak mı merkezine alır, yoksa kadını belirli toplumsal roller içinde tanımlayarak mı koruma üretir? Bu soru, yalnızca teorik bir tartışma değildir; zira korunan hukuki değerin ne olduğu, nitelikli hâl rejiminin nasıl işletileceği ve “kadına karşı” ibaresinin kapsamının nasıl belirleneceği gibi uygulama açısından kritik sonuçlara doğrudan etki eder.
Bu yazının amacı, TCK’da kadın olgusunu sistematik biçimde haritalamak ve üç düzlemde açıklamaktır. Birinci düzlem, TCK metninde kadınla ilgili doğrudan ibareleri ve kadını açıkça özneleştiren hükümleri tespit etmektir. İkinci düzlem, kadının eş/boşanmış eş/anne/gebelik gibi rollere bağlandığı dolaylı düzenlemeleri ortaya koymak ve bu düzenlemelerin hangi risk alanlarına karşılık geldiğini açıklamaktır. Üçüncü düzlem ise 2005 sonrası özellikle 2021–2025 döneminde görünür hâle gelen reform çizgisinin, TCK’nın kadın olgusunu normatif olarak nasıl dönüştürdüğünü, nitelikli hâl ve alt sınır artırımı gibi teknikler üzerinden tartışmaktır.
Bu çerçevede çalışmanın temel tezi şu şekilde formüle edilebilir: 5237 sayılı TCK, başlangıçta kadın olgusunu önemli ölçüde statü ve rol temelli (eş/anne/gebelik) kategoriler üzerinden görünür kılmakla birlikte; 2021–2025 aralığındaki düzenlemelerle “kadına karşı” ibaresini daha doğrudan ve bağımsız bir koruma kategorisine dönüştürme eğilimi göstermiştir. Bu dönüşüm, özellikle boşanma sonrası riskin ceza hukukunda açık biçimde tanınması ve “kadına karşı” fiillerde ceza siyaseti düzeyinde belirgin bir sertleşme (nitelikli hâl genişlemesi ve alt sınır artışı) tercih edilmesiyle görünür hâle gelmiştir (Osman Atalay, 2025, TCK’da Kadın İle İlgili Değişiklikler). Bununla birlikte, bu normatif sertleşmenin, belirlilik, orantılılık, eşitlik ilkesi ve uygulama etkinliği bakımından yeni tartışmaları da beraberinde getirdiği; dolayısıyla “değişim”in yalnızca bir kazanım anlatısı olarak değil, aynı zamanda yeni sorun alanları üreten bir süreç olarak okunması gerektiği de bu yazının iddiası olacaktır.
1.3. Kapsam, Sınırlar ve Terminolojik Not
Bu çalışma, odağını bilinçli olarak Türk Ceza Kanunu üzerinde kurar. Dolayısıyla anayasal eşitlik rejimi, uluslararası sözleşmeler veya 6284 sayılı Kanun gibi koruyucu-önleyici mekanizmalar yalnızca “güncel tartışmalar” bölümünde, TCK’daki düzenlemelerin pratik etkisini anlamaya yardımcı olacak ölçüde ve sınırlı biçimde anılacaktır. Muhakeme hukuku yönünden ise, kadın mağdurun adalete erişimi ve beden muayenesi gibi özgül alanlarda, TCK ile yakın temasta bulunan CMK güvencelerine ancak tamamlayıcı bir bağlam olarak yer verilecektir. Çalışmanın ana ekseni, “kadın” kelimesinin metinde geçip geçmediğinden ibaret değildir; “kadın olgusu” kavramı, kadının ceza normu içinde nasıl konumlandırıldığına, hangi risklerin öngörüldüğüne, hangi araçlarla (nitelikli hâl, alt sınır artışı, şikâyet şartı, rol temsili) koruma üretildiğine ilişkin daha geniş bir normatif okuma olarak kullanılmaktadır.
Bu terminolojik tercih, yazının metodolojik omurgasını da belirler. TCK’da “kadın” doğrudan geçtiğinde, çoğu zaman üreme sağlığı veya “kadına karşı” ağırlaştırma gibi alanlarda açık bir lafızla karşılaşırız. Buna karşılık “eş” veya “boşandığı eş” gibi ibareler, kadına yönelik şiddetin en yoğunlaştığı yakın ilişki alanını ceza hukukuna taşıyan, rol-temelli ama pratik etkisi yüksek düzenlemelerdir. “Anne” veya gebelik referansları ise kadının bedenine ve aile ilişkisine temas eden bir başka katmanı oluşturur. Bu nedenle metin taraması, yalnızca kelime eşleşmesi değil; normun kadın olgusunu nasıl kurduğunu ortaya çıkaran anlam temelli bir okuma olarak yürütülecektir.
Bu giriş bölümü, yazının ana hattını çizmekle yetinmektedir. Takip eden bölümde yöntem ve tarama mantığı ayrıntılandırılacak; ardından TCK’daki normatif katmanlar (doğrudan kadın – eş/boşanmış eş – anne/gebelik – ilkesel eşitlik) haritalanacak ve 2005-2025 arası değişim çizgisi, somut madde değişiklikleri üzerinden sistematik biçimde tartışılacaktır.
2. Metodoloji ve Tarama Yöntemi
2.1. İncelemenin Yaklaşımı ve Yöntemsel Çerçevesi
Bu çalışmada izlenen yöntem, Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusunu yalnızca normatif bir “var/yok” meselesi olarak ele almayan; aksine kadının ceza normu içinde hangi bağlamlarda, hangi roller ve hangi risk varsayımları üzerinden konumlandırıldığını ortaya koymayı amaçlayan çok katmanlı bir inceleme yaklaşımına dayanmaktadır. Bu nedenle çalışma, salt pozitif hukuk tekniğiyle sınırlı kalmamakta; normun lafzı ile normun arkasındaki ceza siyaseti tercihini birlikte okumayı hedeflemektedir.
Bu çerçevede yöntem, üç temel eksen üzerinde kurulmuştur. İlk eksen, kanun metninin sistematik taranmasıdır. İkinci eksen, 5237 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2005 yılından itibaren özellikle 2021-2025 döneminde yapılan değişikliklerin kronolojik ve tematik olarak analiz edilmesidir. Üçüncü eksen ise öğretideki eleştirel değerlendirmeler ile uygulamaya yansıyan tartışmaların, kanun metniyle ilişkilendirilerek değerlendirilmesidir. Bu üç eksen birlikte ele alındığında, TCK’da kadın olgusunun yalnızca “koruyucu hükümler toplamı” olarak değil, değişen toplumsal risk algısına cevap veren dinamik bir normatif yapı olarak okunması mümkün hâle gelmektedir.
2.2. Kanun Metninin Sistematik Taranması
Çalışmanın temel veri seti, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun güncel metnidir. Kanun metni, kadın olgusunu doğrudan veya dolaylı biçimde içeren hükümleri tespit edebilmek amacıyla sistematik bir anahtar kavram taramasına tabi tutulmuştur. Bu tarama yalnızca “kadın” kelimesinin geçtiği maddelerle sınırlı tutulmamış; kadınların ceza hukuku bakımından tipik risk alanlarını yansıtan rol ve statü ifadeleri de inceleme kapsamına alınmıştır. Bu bağlamda taramada esas alınan başlıca anahtar kavramlar; “kadın”, “eş”, “boşandığı eş”, “gebe/gebelik/hamile”, “anne” ve “cinsiyet” olmuştur. Ancak tarama, mekanik bir kelime eşleşmesi biçiminde yürütülmemiş; ilgili hükmün kadın olgusunu nasıl kurduğu, kadını fail mi yoksa mağdur mu olarak konumlandırdığı ve hangi hukuki değeri korumayı amaçladığı her bir madde özelinde değerlendirilmiştir. Böylece, kadınla ilgili hükümler yalnızca sayısal olarak tespit edilmekle kalmamış, normatif işlevleri bakımından da sınıflandırılmıştır.
Bu yöntemsel tercih, özellikle TCK’da “kadın” kelimesinin doğrudan kullanılmadığı, ancak kadınların fiilen muhatabı olduğu risk alanlarını düzenleyen hükümleri görünür kılmayı amaçlamaktadır. Nitekim eşe veya boşandığı eşe karşı işlenen suçlara ilişkin nitelikli hâller, lafzen cinsiyet nötr görünse de, toplumsal gerçeklikte büyük ölçüde kadın mağduriyetini hedef alan düzenlemelerdir. Bu nedenle tarama, normun lafzı ile normun sosyolojik bağlamı arasındaki ilişkiyi dikkate alan bir yorumla yürütülmüştür.
2.3. Kadın Olgusunun Sınıflandırılması: Doğrudan ve Dolaylı Görünürlük
Tarama sonuçları, kadın olgusunun TCK’da üç ana kategori altında görünür hâle geldiğini göstermektedir. Birinci kategori, “kadın” kelimesinin doğrudan kullanıldığı ve kadının açıkça özneleştirildiği hükümlerdir. Bu grupta, özellikle beden bütünlüğü ve üreme sağlığına ilişkin suç tipleri ile “kadına karşı” ibaresinin yer aldığı nitelikli hâl düzenlemeleri yer almaktadır. İkinci kategori, kadının eş veya boşandığı eş sıfatıyla düzenleme konusu edildiği hükümlerdir. Bu düzenlemeler, ceza hukukunun aile içi ve yakın ilişki bağlamında öngördüğü riskleri yansıtır. Kadının burada çoğu zaman doğrudan “kadın” olarak değil, belirli bir ilişki statüsü içinde ele alınması, TCK’nın uzun süre rol-temelli bir koruma yaklaşımını benimsediğini göstermektedir. Ancak özellikle boşanmış eşe karşı işlenen fiillerin nitelikli hâl kapsamına alınması, bu rol-temelli yaklaşımın mutlak olmadığını ve kadının maruz kaldığı özgül risklerin giderek daha açık biçimde tanındığını ortaya koymaktadır. Üçüncü kategori ise kadının anne veya gebelik durumu üzerinden dolaylı biçimde görünür olduğu hükümlerdir. Bu düzenlemeler, kadının bedeni ve üreme kapasitesi ile çocuk arasındaki ilişkiyi ceza hukukunun koruma alanına taşımaktadır. Bu noktada kadın, çoğu zaman kendi başına bir özne olarak değil; çocukla kurduğu biyolojik veya hukuki bağ üzerinden ceza normunun konusu hâline gelmektedir. Bu durum, TCK’nın kadın olgusunu kimi alanlarda hâlâ “ilişkisel” bir çerçeve içinde ele aldığını göstermesi bakımından önemlidir.
2.4. Zaman Boyutu: Değişikliklerin Kronolojik Analizi
Çalışmanın metodolojik omurgasını oluşturan bir diğer unsur, TCK’daki kadınla ilgili düzenlemelerin zaman içindeki dönüşümünün izlenmesidir. Bu bağlamda 5237 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2005 yılı, bir başlangıç noktası olarak ele alınmıştır. 2005–2020 arası dönem, büyük ölçüde TCK’nın “ilk tasarımının” uygulandığı bir dönem olarak değerlendirilmiş; bu dönemde kadın olgusunun daha çok dolaylı ve rol-temelli biçimde düzenlendiği tespit edilmiştir (Nur Centel, 2005, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Buna karşılık 2021 sonrasında yapılan değişiklikler, özellikle 7331, 7406 ve 7550 sayılı Kanunlar çerçevesinde, kadın olgusunun ceza hukukunda daha açık ve doğrudan bir koruma kategorisi hâline getirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bu değişiklikler, yalnızca yeni suç tipleri ihdas etmekten ziyade; mevcut suç tiplerinde “kadına karşı” ibaresinin nitelikli hâl veya alt sınır artırımı biçiminde kullanılması yoluyla ceza siyaseti tercihini görünür kılmaktadır. Bu nedenle metodoloji, kanun değişikliklerini tek tek saymakla yetinmemekte; her bir değişikliğin arkasındaki risk varsayımını ve koruma mantığını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Böylece “değişim”, niceliksel bir artış olarak değil, normatif yönelimin evrimi olarak ele alınmaktadır.
2.5. Öğreti ve İkincil Kaynakların Kullanımı
Kanun metni incelemesi, öğretideki eleştirel değerlendirmelerle desteklenmiştir. Özellikle Nur Centel’in 5237 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği dönemde kaleme aldığı değerlendirmeler, TCK’nın başlangıçtaki kadın perspektifini anlamak bakımından temel referans noktalarından biridir. Bu çalışmalar, bugünkü düzenlemelerle karşılaştırıldığında, ceza hukukunun kadın olgusuna yaklaşımında hangi noktalarda süreklilik, hangi noktalarda kopuş yaşandığını ortaya koyma imkânı sunmaktadır. Buna ek olarak, uygulamaya yakın değerlendirmeler ve güncel değişiklikleri özetleyen ikincil metinler, özellikle son reformların teknik içeriğini ve gerekçesini anlamak bakımından kullanılmıştır. Ancak bu kaynaklar, normatif analiz yerine geçecek biçimde değil; kanun metninin yorumunu destekleyen ve tartışma alanlarını işaret eden yardımcı araçlar olarak değerlendirilmiştir.
2.6. Metodolojik Sınırlılıkların Açıkça Belirtilmesi
Son olarak belirtmek gerekir ki, bu çalışma istatistiksel veri analizi veya ampirik saha araştırması içermemektedir. İnceleme, normatif metin ve öğretisel değerlendirmelerle sınırlıdır. Bu tercih bilinçlidir; zira amaç, TCK’nın kadın olgusunu hangi hukuki araçlarla ve hangi kavramsal çerçeve içinde ele aldığını ortaya koymaktır. Uygulamada karşılaşılan sorunlar ve içtihat farklılıkları, ilgili bölümlerde tartışma başlığı olarak ele alınacak; ancak kapsamlı bir içtihat taraması ayrı bir çalışma konusu olarak değerlendirilmiştir. Bu metodolojik çerçeve, bir sonraki bölümde yapılacak normatif haritalama için zemin hazırlamaktadır. Takip eden bölümde, TCK’da kadının görünür olduğu normatif katmanlar, doğrudan ve dolaylı düzenlemeler ayrımıyla sistematik biçimde ele alınacaktır.
3. Türk Ceza Kanunu’nda Kadının Görünür Olduğu Normatif katmanlar
3.1. Genel Çerçeve: Kadın Olgusunun Katmanlı Yapısı
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusu, tekil ve homojen bir normatif kategori olarak düzenlenmemiştir. Aksine kadın, kanun metni içinde farklı hukuki bağlamlarda, farklı risk varsayımlarına karşılık gelen ve farklı koruma teknikleriyle yapılandırılmış bir özne olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle TCK’da “kadın”ın konumunu anlamak, yalnızca belirli maddelerde kadın kelimesinin geçip geçmediğini tespit etmekle mümkün değildir. Asıl mesele, kadının hangi hukuki ilişki veya statü üzerinden görünür kılındığı, hangi hukuki değerin korunmasının hedeflendiği ve bu korumanın ceza siyaseti bakımından nasıl araçsallaştırıldığıdır.
Bu bölümde, TCK’daki düzenlemeler kadın olgusunun görünürlük biçimine göre sınıflandırılmaktadır. Bu sınıflandırma, kanunun sistematiğini zorlayan yapay bir tasnif değil; aksine kanun metninde fiilen var olan normatif katmanları görünür kılmayı amaçlayan analitik bir araçtır. İnceleme, kadın olgusunun TCK’da üç temel normatif katmanda kurulduğunu göstermektedir: kadının bağımsız özne olarak doğrudan görünür olduğu düzenlemeler, kadının eş veya boşanmış eş statüsü üzerinden görünür olduğu düzenlemeler ve kadının anne veya gebelik durumu üzerinden dolaylı biçimde düzenleme konusu edildiği hükümler.
3.2. Kadın: Bağımsız Bir Hukuki Özne Olarak Görünürlük
TCK’da kadının bağımsız bir hukuki özne olarak doğrudan görünür olduğu düzenlemeler, sayıca sınırlı olmakla birlikte normatif ağırlığı yüksek hükümlerdir. Bu düzenlemelerde kadın, herhangi bir aile ilişkisi veya statü bağına indirgenmeden, doğrudan kendi bedeni, sağlığı veya hukuki konumu üzerinden ceza normunun muhatabı hâline gelir. Özellikle beden bütünlüğü ve üreme sağlığına ilişkin suç tipleri, bu görünürlüğün en belirgin örneklerini oluşturur. Bu bağlamda çocuk düşürtme, çocuk düşürme ve kısırlaştırma suçları, kadının bedenine yönelik müdahaleleri ceza hukukunun koruma alanına alan hükümler olarak öne çıkar. Bu düzenlemelerde korunan hukuki değer yalnızca kamu düzeni veya genel ahlak değildir; doğrudan doğruya kadının bedensel bütünlüğü, sağlık hakkı ve üreme özgürlüğüdür. Kadın, bu suç tiplerinde kimi zaman mağdur, kimi zaman fail olarak düzenlenmiş; böylece ceza hukuku, kadını edilgen bir “korunan nesne” olarak değil, irade sahibi bir özne olarak kabul etmiştir (Nur Centel, 2005, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bu doğrudan görünürlük, yakın dönemde “kadına karşı” ibaresinin bazı suç tiplerinde açıkça kullanılmaya başlanmasıyla daha da belirginleşmiştir. Özellikle kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarında “kadına karşı” fiillerin nitelikli hâl veya alt sınır artışıyla düzenlenmesi, kadının yalnızca belirli bir statüye bağlı olmaksızın, sırf kadın olması nedeniyle özgül bir risk altında bulunduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, TCK’nın kadın olgusunu bağımsız bir koruma kategorisi olarak tanıma yönünde önemli bir normatif adım attığını göstermektedir. Bununla birlikte bu doğrudan görünürlüğün sınırlı sayıda hükümle gerçekleştiği de gözden kaçırılmamalıdır. Kadın, TCK’nın büyük bölümünde hâlâ doğrudan değil, ilişkisel statüler aracılığıyla görünür hâle gelmektedir. Bu durum, kanunun kadın olgusuna yaklaşımında tam anlamıyla statüden bağımsız bir özneleşmenin henüz tamamlanmadığını düşündürmektedir.
3.3. Kadın: Eş ve Boşandığı Eş Olarak Görünürlük
TCK’da kadın olgusunun en yoğun biçimde görünür olduğu normatif katman, kadının eş veya boşanmış eş statüsü üzerinden düzenleme konusu edildiği hükümlerdir. Bu düzenlemeler, ceza hukukunun aile içi ilişkilerde ortaya çıkan şiddet ve ihlal risklerine verdiği yanıtı yansıtır. Kadın burada çoğu zaman “kadın” olarak değil, belirli bir yakın ilişki bağlamında tanımlanır; ancak bu ilişki bağlamı, normatif korumanın kapsamını ve yoğunluğunu belirleyen temel unsur hâline gelir (5237 s. TCK). Eşe karşı işlenen suçların nitelikli hâl olarak düzenlenmesi, TCK’nın başlangıcından itibaren var olan bir tercihtir. Bu tercih, aile içi şiddetin toplumsal ağırlığını ve mağdurun faile olan yakınlığından kaynaklanan savunmasızlığı ceza hukukuna yansıtmaktadır. Ancak uzun süre boyunca bu nitelikli hâl, yalnızca “resmî nikâhlı eş” ile sınırlı tutulmuş; boşanma ile birlikte bu koruma alanı sona ermiş kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, boşanma sonrası dönemde fiilen devam eden şiddet riskini yeterince dikkate almayan bir normatif varsayıma dayanıyordu. 2021 sonrasında yapılan değişikliklerle “boşandığı eş” ibaresinin nitelikli hâl kapsamına alınması, bu varsayımın terk edildiğini göstermektedir. Ceza hukuku, bu değişiklikle birlikte, boşanmanın kadın açısından koruyucu bir eşik oluşturmadığını; aksine bazı durumlarda şiddet riskini artıran bir kırılma noktası olabileceğini kabul etmiştir. Bu kabul, TCK’da kadın olgusunun daha gerçekçi bir risk analizi üzerinden yeniden inşa edildiğini ortaya koymaktadır. Kadının eş veya boşanmış eş olarak görünür olduğu bu düzenlemeler, normatif açıdan iki yönlü bir etki yaratır. Bir yandan, kadının maruz kaldığı özgül riskleri tanıyarak koruma alanını genişletir. Diğer yandan ise kadını hâlâ bir ilişki statüsü üzerinden tanımlayarak, bağımsız özneleşmenin sınırlarını hatırlatır. Bu ikili yapı, TCK’nın kadın olgusunu dönüştürme sürecinin henüz tamamlanmadığını, ancak belirgin bir yön değişikliği yaşandığını göstermektedir.
3.4. Kadın: Anne ve Gebelik Üzerinden Dolaylı Görünürlük
TCK’da kadın olgusunun üçüncü normatif katmanı, kadının anne veya gebelik durumu üzerinden dolaylı biçimde düzenleme konusu edildiği hükümlerdir. Bu düzenlemelerde kadın, çoğu zaman kendi başına bir özne olarak değil; çocukla veya doğmamış ceninle kurduğu biyolojik ve hukuki bağ üzerinden ceza normunun konusu hâline gelir. Kadının bedeni ve üreme kapasitesi, burada ceza hukukunun koruma alanına giren temel unsurlardır. Gebelikle bağlantılı suç tipleri, kadının bedenine yönelik müdahalelerin sınırlarını çizerken, aynı zamanda ceninin korunması ile kadının iradesi arasında hassas bir denge kurmaya çalışır. Bu denge, ceza hukukunun kadın bedenine yaklaşımında paternalist eğilimler ile hak temelli yaklaşımlar arasındaki gerilimi yansıtır. Kadın, bu düzenlemelerde hem korunması gereken bir özne hem de belirli şartlar altında cezai sorumluluğun muhatabı olarak karşımıza çıkar.
Anne sıfatı üzerinden görünürlük ise daha çok çocuğa karşı suçlar ve velayet ilişkileri bağlamında ortaya çıkar. Bu bağlamda kadın, “anne” olarak tanımlanmakta; normatif koruma çoğu zaman çocuğun üstün yararı üzerinden temellendirilmektedir. Bu durum, kadının ceza hukukunda hâlâ önemli ölçüde ilişkisel ve dolaylı bir biçimde temsil edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
3.5. Değerlendirme: Katmanlı Görünürlüğün Anlamı
TCK’da kadın olgusunun bu üç katman üzerinden kurulmuş olması, kanunun kadınla kurduğu ilişkinin tek yönlü olmadığını ortaya koymaktadır. Kadın, kimi zaman bağımsız bir özne, kimi zaman bir ilişki statüsünün tarafı, kimi zaman da anne veya gebe olarak düzenleme konusu edilmektedir. Bu katmanlı yapı, ceza hukukunun kadın olgusunu hem bireysel haklar hem de toplumsal ilişkiler bağlamında ele aldığını; ancak bu iki yaklaşım arasında tam bir bütünlük sağlayamadığını düşündürmektedir. Bu tespit, bir sonraki bölümde ele alınacak olan “değişim hattı”nın anlaşılması bakımından kritik önemdedir. Zira 2021 – 2025 döneminde yapılan düzenlemeler, tam da bu katmanlı yapı içinde kadının bağımsız özne olarak görünürlüğünü artırmaya yönelik bir yön değişikliğini işaret etmektedir. Bir sonraki bölümde, bu değişim hattı kronolojik ve tematik olarak ayrıntılı biçimde incelenecektir.
4. 2005’ten Bugüne: Türk Ceza Kanunu’nda Kadın Olgusunda Değişim Hattı
4.1. 5237 Sayılı Kanun’un Başlangıç Noktası: “Yeni TCK” ve Kadın
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2005 yılında yürürlüğe girmesi, kadın olgusunun ceza hukuku içindeki konumunda önemli bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Bu kırılma, yalnızca belirli suç tiplerinin yeniden düzenlenmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda ceza hukukunun kadınla kurduğu normatif ilişkinin kavramsal düzeyde yeniden tanımlanmasına yönelik bir iradeyi de yansıtır. Öğretide bu döneme ilişkin değerlendirmeler, eski ceza hukukunun kadını çoğu zaman “ailenin onuru” veya “ahlaki düzen”in bir unsuru olarak ele alan yaklaşımından belirgin bir kopuş yaşandığını ortaya koymaktadır (Nur Centel, 2005, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Yeni TCK ile birlikte, evlenme vaadiyle kızlık bozma gibi kadını ahlaki bir nesneye indirgeyen suç tiplerinin terk edilmesi, evli-bekâr kadın ayrımının kaldırılması ve evlilik içi cinsel saldırının suç olarak kabul edilmesi, bu kopuşun en sembolik göstergeleri olarak öne çıkar. Bu düzenlemeler, kadının ceza hukuku bakımından artık “ailenin” veya “erkeğin” uzantısı olarak değil, kendi bedeni ve iradesiyle korunan bir birey olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde güçlü bir normatif mesaj içermektedir. Bununla birlikte, 2005 reformu kadın olgusunu tümüyle statüden bağımsız bir özne olarak kurmuş değildir. Kadın, yeni kanunda da büyük ölçüde eş, anne veya gebelik gibi ilişkisel ve biyolojik bağlamlar üzerinden görünür olmaya devam etmiştir. Bu durum, yeni TCK’nın bir yandan önemli ilerlemeler sağlarken, diğer yandan ceza hukukunun yerleşik reflekslerini bütünüyle terk edemediğini göstermektedir.
4.2. 2005–2020 Arası Dönem: Görece Durgunluk ve Rol-Temelli Süreklilik
5237 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonraki yaklaşık on beş yıllık dönem, kadın olgusu bakımından görece sınırlı bir normatif hareketliliğe sahne olmuştur. Bu süreçte TCK’da kadınla ilgili köklü değişiklikler yapılmamış; mevcut düzenlemeler büyük ölçüde korunmuştur. Kadın, ceza hukukunda ağırlıklı olarak cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, aile içi ilişkiler ve gebelikle bağlantılı hükümler çerçevesinde ele alınmaya devam etmiştir. Bu dönemin dikkat çekici özelliği, kadına yönelik şiddetin toplumsal ve siyasal gündemde giderek daha görünür hâle gelmesine rağmen, ceza kanununda bu görünürlüğe doğrudan karşılık gelen kapsamlı bir revizyon yapılmamış olmasıdır. Kadına karşı işlenen fiiller, çoğu zaman genel suç tipleri içinde değerlendirilmiş; mağdurun kadın olması, ancak dolaylı biçimde – örneğin eşe karşı işlenme veya aile ilişkisi bağlamında – normatif sonuç doğurmuştur. Bu durum, ceza hukukunun toplumsal risk algısıyla eşzamanlı ilerlemediği yönünde eleştirilere yol açmıştır.
4.3. 2021 Sonrası Dönem: “Kadına Karşı” İbaresinin Normatif Yükselişi
2021 yılı ve sonrasında yapılan kanun değişiklikleri, TCK’da kadın olgusunun konumunda belirgin bir yön değişikliğine işaret etmektedir. Bu dönemde yapılan düzenlemeler, kadına karşı işlenen bazı suçların açıkça nitelikli hâl olarak tanımlanması veya ceza alt sınırlarının yükseltilmesi yoluyla, mağdurun kadın olmasının tek başına normatif bir ağırlık kazanmasını sağlamıştır. Özellikle kasten öldürme suçunda “boşandığı eş” ibaresinin nitelikli hâl kapsamına alınması ve “gebe kadına karşı” ifadesinin “kadına karşı” şeklinde genişletilmesi, bu dönüşümün en çarpıcı örnekleri arasındadır. Bu değişikliklerle ceza hukuku, kadının maruz kaldığı şiddetin yalnızca belirli bir biyolojik durumla veya mevcut evlilik ilişkisiyle sınırlı olmadığını kabul etmiş; kadını, sırf kadın olması nedeniyle özgül bir risk altında bulunan bir özne olarak tanımlamaya yönelmiştir.
Benzer bir yaklaşım, kasten yaralama suçunda da görülmektedir. Yalın kasten yaralama hâlinde “kadına karşı” fiiller için hapis cezası alt sınırının yükseltilmesi, ceza hukukunun koruma yoğunluğunu yalnızca nitelikli hâl tekniğiyle değil, alt sınır müdahalesiyle de artırdığını göstermektedir. Bu teknik tercih, yargıcın takdir alanını daraltarak daha sert bir ceza siyaseti izlenmesini amaçlamakta; aynı zamanda uygulamada erteleme, seçenek yaptırımlar ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi kurumların kullanımını da dolaylı biçimde etkilemektedir.
4.4. Norm Tekniği ve Ceza Siyaseti Açısından Değerlendirme
2021 sonrası değişim hattı, norm tekniği bakımından iki temel araç üzerinden ilerlemektedir: nitelikli hâl rejiminin genişletilmesi ve ceza alt sınırlarının yükseltilmesi. Nitelikli hâl tekniği, mağdurun kadın olmasını suçun haksızlık içeriğini artıran bir unsur olarak tanımlarken; alt sınır artışı, yaptırımın kaçınılmazlığını ve ağırlığını artırmayı hedefler. Bu iki teknik, ceza siyaseti açısından kadına yönelik şiddetle mücadelede “caydırıcılık” vurgusunun öne çıktığını göstermektedir. Ancak bu normatif sertleşme, beraberinde yeni tartışmaları da getirmektedir. Mağdurun kadın olmasının tek başına nitelikli hâl veya alt sınır artışı sebebi sayılması, eşitlik ilkesi, orantılılık ve belirlilik bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir tercihtir. Bu noktada ceza hukukunun biçimsel eşitlik anlayışından maddi eşitlik anlayışına yöneldiği; kadınların maruz kaldığı yapısal riskleri dengelemek amacıyla pozitif bir koruma sağladığı ileri sürülebilir. Bununla birlikte, bu yaklaşımın uygulamada otomatikleşme ve bireyselleştirme ilkesinin zayıflaması riskini de barındırdığı göz ardı edilmemelidir.
4.5. Değişim Hattının Genel Anlamı
2005’ten bugüne uzanan bu değişim hattı, TCK’da kadın olgusunun statik bir kategori olmadığını; toplumsal risk algıları, siyasal tercihler ve ceza siyaseti hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendiğini göstermektedir. Başlangıçta daha çok rol-temelli ve dolaylı bir görünürlüğe sahip olan kadın, özellikle son dönemde yapılan düzenlemelerle daha doğrudan ve bağımsız bir koruma kategorisi hâline gelmiştir. Ancak bu dönüşüm tamamlanmış değildir; normatif ilerleme ile uygulama etkinliği arasındaki mesafe, hâlâ önemli bir tartışma alanı olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu bölümde çizilen değişim hattı, bir sonraki bölümde yapılacak tematik incelemeler için tarihsel ve kavramsal bir zemin sunmaktadır. Takip eden bölümde, kadın, beden ve üreme ekseninde TCK’daki düzenlemeler ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
5. Kadın, Beden, Üreme ve Ceza Hukuku
5.1. Genel Çerçeve: Kadın Bedeni ve Ceza Hukukunun Müdahale Alanı
Türk Ceza Kanunu’nda kadın bedenine ve üreme süreçlerine ilişkin düzenlemeler, kadın olgusunun en doğrudan biçimde görünür olduğu normatif alanlardan birini oluşturur. Bu alanda ceza hukuku, kadının bedensel bütünlüğü, sağlık hakkı ve üreme özgürlüğü ile toplumun ve kamunun korunması arasında bir denge kurmaya çalışır. Söz konusu denge, ceza hukukunun kadın bedenine yaklaşımında tarihsel olarak taşıdığı paternalist eğilimler ile modern ceza hukukunun hak temelli perspektifi arasındaki gerilimi açık biçimde yansıtır. Bu bağlamda çocuk düşürtme, çocuk düşürme ve kısırlaştırma suçları, kadının bedeni üzerindeki tasarruf yetkisinin sınırlarını çizen temel düzenlemeler olarak öne çıkar. Bu suç tiplerinde kadın, kimi zaman mağdur, kimi zaman fail olarak ceza normunun muhatabı hâline gelmekte; böylece ceza hukuku, kadını salt korunması gereken edilgen bir nesne olarak değil, irade sahibi bir özne olarak da tanımaktadır. Bununla birlikte, bu tanımanın sınırları ve gerekçeleri, her bir suç tipi bakımından farklı biçimlerde kurulmuştur.
5.2. Çocuk Düşürtme Suçu: Kadının Rızası, Sağlığı ve Mağduriyet
Çocuk düşürtme suçuna ilişkin düzenlemeler, ceza hukukunun kadın bedenine müdahaleyi hangi koşullarda yasakladığını ve hangi hâllerde cezai sorumluluğu devreye soktuğunu göstermesi bakımından özel bir öneme sahiptir. Bu suç tipinde merkezî mesele, kadının rızası ve gebeliğin sona erdirilmesine ilişkin kararın hangi şartlar altında hukuka uygun kabul edileceğidir. Kanun koyucu, bir yandan kadının beden bütünlüğünü ve sağlığını korumayı hedeflerken, diğer yandan ceninin korunmasına ilişkin toplumsal ve hukuki hassasiyetleri de ceza normuna yansıtmaktadır. Bu düzenlemelerde dikkat çeken husus, kadının rızasının belirleyici bir unsur olarak kabul edilmesidir. Kadının rızası olmaksızın gebeliğin sona erdirilmesi, ağır bir haksızlık içeriğiyle cezalandırılmakta; rıza bulunması hâlinde ise belirli süre ve koşullar çerçevesinde cezasızlık veya daha hafif yaptırımlar öngörülmektedir. Bu yapı, ceza hukukunun kadın bedenine ilişkin müdahalelerde “mutlak yasak” yerine, koşullu bir hukuka uygunluk anlayışını benimsediğini göstermektedir.
Öte yandan, kadının bir suçun mağduru olarak gebe kalması gibi istisnai hâllerde, ceza hukukunun daha esnek bir yaklaşım sergilediği görülmektedir. Bu tür düzenlemeler, kadının ikinci kez mağdur edilmesini önleme amacını taşımakta; ceza normunun mağduriyet duyarlılığına sahip olabileceğini göstermektedir. Ancak bu esneklik, ceza hukukunun kadın bedenine ilişkin kararları hangi ölçüde kadının özerkliğine bıraktığı sorusunu tamamen ortadan kaldırmamaktadır.
5.3. Çocuk Düşürme Suçu: Kadının Fail Olarak Konumlandırılması
Çocuk düşürme suçu, kadın olgusunun ceza hukukunda fail sıfatıyla açıkça düzenlendiği nadir alanlardan biridir. Bu suç tipinde kadın, belirli süre ve koşullar dışında gebeliğini isteyerek sona erdirdiğinde cezai sorumluluğun muhatabı hâline gelir. Bu durum, ceza hukukunun kadın bedenine ilişkin tasarruf yetkisini sınırsız bir bireysel özgürlük alanı olarak görmediğini; aksine belirli sınırlar içinde tanıdığını göstermektedir (5237 s. TCK).
Kadının bu suçta fail olarak düzenlenmesi, öğretide ve uygulamada uzun süredir tartışma konusu olmuştur. Bir yandan, ceza hukukunun kadın bedenine ilişkin kararları cezai yaptırımla sınırlandırmasının, hak temelli yaklaşımla ne ölçüde bağdaştığı sorgulanmaktadır. Diğer yandan ise kanun koyucu, ceninin korunmasını da hukuki bir değer olarak kabul etmekte ve bu değeri ceza normu aracılığıyla güvence altına almaktadır. Bu ikili yaklaşım, ceza hukukunun kadın olgusunu hem bireysel özerklik hem de toplumsal değerler ekseninde değerlendirdiğini göstermektedir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
5.4. Kısırlaştırma Suçu: Rıza, Yetki ve Beden Dokunulmazlığı
Kısırlaştırma suçuna ilişkin düzenleme, kadın bedenine yönelik kalıcı ve geri dönüşsüz müdahaleleri ceza hukukunun özel koruma alanına alan bir başka önemli normatif örnektir. Bu suç tipinde merkezî unsur, kişinin –kadın veya erkek– rızasıdır. Rıza olmaksızın yapılan kısırlaştırma, ağır bir beden dokunulmazlığı ihlali olarak kabul edilmekte ve ciddi yaptırımlarla karşılanmaktadır (5237 s. TCK).
Kadınlar bakımından bu düzenlemenin özel bir önemi bulunmaktadır. Zira kısırlaştırma, kadının yalnızca bedensel bütünlüğünü değil, aynı zamanda üreme kapasitesini ve yaşam planlarını da doğrudan etkileyen bir müdahaledir. Ceza hukukunun bu müdahaleyi açık biçimde suç olarak tanımlaması, kadının bedeni üzerindeki tasarruf hakkının güçlü bir biçimde korunduğunu göstermektedir. Bu bağlamda kısırlaştırma suçu, ceza hukukunun kadın bedenine yönelik en sert ve net koruma mekanizmalarından biri olarak değerlendirilebilir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
5.5. Değerlendirme: Üreme Alanında Ceza Hukukunun Sınırları
Kadın, beden ve üreme eksenindeki bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, TCK’nın kadın bedenine yaklaşımında hem koruyucu hem de sınırlayıcı unsurların bir arada bulunduğu görülmektedir. Kadın, bir yandan rızası ve sağlığı merkeze alınarak korunmakta; diğer yandan ise belirli sınırlar içinde cezai sorumluluğun muhatabı hâline getirilmektedir. Bu durum, ceza hukukunun kadın bedenini ne tamamen bireysel özerkliğe bıraktığını ne de bütünüyle toplumsal değerlerin nesnesi hâline getirdiğini göstermektedir (5237 s. TCK).
Bu alandaki düzenlemeler, TCK’nın kadın olgusunu bağımsız bir özne olarak tanıdığı nadir normatif alanlardan birini oluşturmakla birlikte, hâlâ tartışmalı sınırlar içermektedir. Ceza hukukunun bu sınırları nasıl çizdiği ve uygulamada bu çizgilerin ne ölçüde kadın lehine yorumlandığı, güncel tartışmaların merkezinde yer almaktadır.
Bu tematik inceleme, bir sonraki bölümde ele alınacak olan aile içi ilişkiler ve yakın ilişki bağlamında kadının ceza hukukundaki konumunun anlaşılması için tamamlayıcı bir zemin sunmaktadır. Takip eden bölümde, kadının eş ve boşanmış eş statüsü üzerinden TCK’da nasıl düzenlendiği ayrıntılı biçimde incelenecektir.
- TEMATİK İNCELEME II: AİLE İÇİ İLİŞKİLER VE YAKIN İLİŞKİ BAĞLAMINDA KADIN
6.1. Genel Çerçeve: Yakın İlişki, Asimetrik Güç ve Ceza Hukuku
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusunun en yoğun biçimde normatif karşılık bulduğu alanlardan biri, aile içi ve yakın ilişki bağlamında işlenen suçlardır. Bu bağlamda ceza hukuku, fail ile mağdur arasındaki kişisel yakınlığın yarattığı güç asimetrisini ve mağdurun savunmasızlığını dikkate alarak, genel suç tiplerinden ayrılan özel koruma mekanizmaları geliştirmiştir. Kadın, bu düzenlemelerde çoğu zaman “kadın” sıfatıyla değil; eş, boşandığı eş veya birlikte yaşanan kişi gibi ilişki statüleri üzerinden ceza normunun konusu hâline gelir. Ancak bu ilişki statüleri, normatif korumanın gerekçesini oluşturan temel risk varsayımını yansıtır: yakın ilişki, şiddetin sürekliliğini ve yoğunluğunu artıran bir faktördür (5237 s. TCK; Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Ceza hukukunun aile içi şiddet alanına müdahalesi, tarihsel olarak çekingen bir seyir izlemiştir. “Özel alan” olarak görülen aile ilişkilerinin ceza hukukunun sert müdahalelerine konu edilmesi, uzun süre sınırlı tutulmuştur. Ancak özellikle kadınların maruz kaldığı sistematik şiddetin görünür hâle gelmesiyle birlikte, bu çekingenlik yerini daha müdahaleci bir ceza siyasetine bırakmıştır. TCK’daki eşe ve boşandığı eşe karşı işlenen suçlara ilişkin nitelikli hâl düzenlemeleri, bu dönüşümün normatif ifadesidir.
6.2. Eşe Karşı İşlenen Suçlar: Yakınlık İlişkisinin Ağırlaştırıcı Etkisi
TCK’da eşe karşı işlenen bazı suçların nitelikli hâl olarak düzenlenmesi, kanunun başlangıcından itibaren benimsenmiş bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, fail ile mağdur arasındaki evlilik ilişkisinin, suçun haksızlık içeriğini artırdığı varsayımına dayanır. Eşler arasındaki duygusal, ekonomik ve sosyal bağlar, mağdurun failden kaçmasını veya korunmasını zorlaştırmakta; bu durum ceza hukukunun daha yoğun bir koruma sağlamasını gerektirmektedir (5237 s. TCK).
Bu düzenlemelerde dikkat çekici olan husus, mağdurun cinsiyetinden ziyade ilişki statüsünün esas alınmasıdır. Normatif olarak bakıldığında, eşe karşı işlenen suçların nitelikli hâl sayılması, cinsiyet nötr bir düzenleme gibi görünmektedir. Ancak uygulamadaki toplumsal gerçeklik, bu düzenlemelerin büyük ölçüde kadınları korumaya yönelik bir işlev gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu durum, TCK’da kadın olgusunun uzun süre dolaylı ve ilişkisel bir biçimde temsil edildiğini göstermektedir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
6.3. Boşanmış Eş: Statünün Sona Ermesi, Riskin Devamı
2021 sonrasında yapılan değişikliklerle “boşandığı eş” ibaresinin bazı suç tiplerinde nitelikli hâl kapsamına alınması, TCK’da kadın olgusu bakımından en dikkat çekici dönüşümlerden biridir. Bu değişiklik, ceza hukukunun boşanmayı şiddet riskini sona erdiren bir eşik olarak görme anlayışını terk ettiğini göstermektedir. Aksine, boşanma sonrası dönemin kadınlar açısından ciddi bir risk alanı oluşturduğu, normatif düzeyde kabul edilmiştir (Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Bu kabul, ceza hukuku bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Boşanmış eşe karşı işlenen fiillerin nitelikli hâl olarak düzenlenmesi, kadının hukuki statüsünün evlilik bağıyla sınırlı olmadığı; kadına yönelik şiddetin ilişki sona erdikten sonra da devam edebileceği gerçeğinin ceza normuna yansımasıdır. Bu yaklaşım, ceza hukukunun toplumsal gerçeklikle daha uyumlu bir risk analizi benimsediğini göstermektedir.
Ancak bu düzenleme, aynı zamanda normatif bir gerilimi de beraberinde getirir. Evlilik statüsünün sona erdiği bir ilişkide, fail ile mağdur arasındaki bağın ceza hukuku bakımından ne ölçüde ağırlaştırıcı etki doğurması gerektiği sorusu, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde tartışmaya açıktır. Bu nedenle “boşandığı eş” ibaresinin kapsamı ve sınırları, uygulamada dikkatle yorumlanması gereken bir alan oluşturmaktadır.
6.4. Hamile Eş ve Gebe Kadın: Aile Hukukundan Kaynaklanan Yükümlülükler
Aile içi ilişkiler bağlamında kadın olgusunun bir diğer görünüm biçimi, hamile eş veya evli olmadığı hâlde kendisinden gebe kalmış kadına yönelik yükümlülüklerin ihlaline ilişkindir. Bu düzenlemelerde ceza hukuku, aile hukukundan doğan sorumlulukların yerine getirilmesini güvence altına almak amacıyla devreye girmektedir. Kadın, burada hem kendi bedeniyle hem de doğacak çocukla bağlantılı bir risk alanının merkezinde yer almaktadır (5237 s. TCK).
Bu tür suç tipleri, ceza hukukunun doğrudan şiddet içermeyen ancak ciddi mağduriyetlere yol açabilecek ihmal davranışlarını da yaptırıma bağladığını göstermektedir. Hamile kadının terk edilmesi veya yükümlülüklerin yerine getirilmemesi, ceza hukuku bakımından yalnızca bir aile hukuku ihlali olarak değil, kadının ve doğacak çocuğun korunmasını gerektiren bir toplumsal risk olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, TCK’nın kadın olgusunu yalnızca fiziksel şiddet bağlamında değil, ekonomik ve sosyal savunmasızlık bağlamında da ele aldığını ortaya koymaktadır.
6.5. Değerlendirme: İlişkisel Koruma ile Özneleşme Arasındaki Gerilim
Aile içi ve yakın ilişki bağlamındaki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, TCK’nın kadın olgusunu büyük ölçüde ilişkisel bir çerçeve içinde ele aldığı görülmektedir. Kadın, çoğu zaman eş veya boşanmış eş olarak görünür hâle gelmekte; normatif koruma bu statüler üzerinden inşa edilmektedir. Bu yaklaşım, kadınların maruz kaldığı özgül riskleri tanıma bakımından önemli bir işlev görmekle birlikte, kadının bağımsız bir özne olarak ceza hukukundaki konumunu ikincil hâle getirme riskini de barındırmaktadır (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bununla birlikte, özellikle boşanmış eşe ilişkin düzenlemeler, bu ilişkisel çerçevenin mutlak olmadığını ve ceza hukukunun kadın olgusunu daha geniş bir risk perspektifiyle değerlendirmeye başladığını göstermektedir. Kadının aile içi ilişkiler bağlamındaki ceza hukuku koruması, bu nedenle hem önemli bir kazanım hem de normatif açıdan dikkatle izlenmesi gereken bir dönüşüm alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu bölümde yapılan tematik inceleme, bir sonraki bölümde ele alınacak olan “kadına karşı şiddet” eksenindeki suç tipleri ve nitelikli hâllerin anlaşılması için kritik bir zemin oluşturmaktadır. Takip eden bölümde, “kadına karşı” ibaresinin ceza hukukundaki işlevi ve bu ibarenin suç tipleri üzerindeki etkisi ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
VII. TEMATİK İNCELEME III: “KADINA KARŞI” ŞİDDET EKSENİNDE SUÇ TİPLERİ, NİTELİKLİ HÂLLER VE YAPTIRIM TEKNİĞİ
7.1. “Kadına Karşı” İbaresinin Ceza Hukukundaki İşlevi
Türk Ceza Kanunu’nda “kadına karşı” ibaresinin açıkça kullanılmaya başlanması, ceza hukukunun kadın olgusuna yaklaşımında niteliksel bir değişimi ifade eder. Bu ibare, mağdurun kadın olmasının suçun haksızlık içeriğini artıran bağımsız bir unsur olarak kabul edildiğini gösterir. Böylece ceza hukuku, kadının maruz kaldığı şiddeti yalnızca fail–mağdur arasındaki ilişki statüsü üzerinden değil, mağdurun cinsiyetine bağlı yapısal riskler üzerinden değerlendirmeye yönelmiştir (5237 s. TCK; Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Bu yaklaşım, normatif olarak iki varsayıma dayanır. İlk varsayım, kadınların belirli suç tipleri bakımından erkeklere kıyasla sistematik ve öngörülebilir bir risk altında bulunduğudur. İkinci varsayım ise bu riskin, ceza hukuku bakımından yalnızca genel suç tipleriyle yeterince karşılanamadığı ve özel bir normatif yoğunluk gerektirdiğidir. “Kadına karşı” ibaresi, bu iki varsayımın kanun metnine yansıması olarak okunabilir.
7.2. Kasten Öldürme ve “Kadına Karşı” Nitelikli Hâl
Kasten öldürme suçunda “kadına karşı” ibaresinin nitelikli hâl olarak kabul edilmesi, TCK’daki en sert yaptırımlardan birinin mağdurun kadın olması hâline bağlanması anlamına gelir. Bu düzenleme, ceza hukukunun kadınlara yönelik ölümcül şiddeti, sıradan bir yaşam hakkı ihlali olarak değil, artırılmış bir toplumsal tehlike olarak gördüğünü ortaya koymaktadır (5237 s. TCK; Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Önceki düzenlemelerde “gebe kadına karşı” öldürme gibi daha dar bir biyolojik koşula bağlı ağırlaştırma söz konusu iken, bu ibarenin “kadına karşı” şeklinde genişletilmesi, gebelik gibi istisnai bir durum aranmaksızın kadının yaşam hakkının özel bir koruma altında olduğu mesajını taşır. Bu değişiklik, ceza hukukunun kadını artık yalnızca üreme potansiyeli veya annelik rolü üzerinden değil, birey olarak koruma iradesini güçlendirdiğini göstermektedir.
Bununla birlikte bu nitelikli hâl, uygulamada bazı tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Özellikle “kadına karşı” ibaresinin kapsamının ne şekilde belirleneceği, failin saikinin veya mağduriyet bağlamının ne ölçüde dikkate alınacağı, belirlilik ilkesinin sınırları bakımından önem taşımaktadır. Bu noktada ceza hukukunun otomatik bir ağırlaştırma mekanizmasına dönüşmemesi, somut olayın özelliklerinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
7.3. Kasten Yaralama ve Alt Sınır Artışı Tekniği
Kasten yaralama suçunda “kadına karşı” fiiller için ceza alt sınırının yükseltilmesi, TCK’da kullanılan yaptırım teknikleri bakımından dikkat çekici bir tercihtir. Nitelikli hâl rejimi yerine alt sınır artışının tercih edilmesi, hâkimin takdir alanını daraltarak, belirli bir yaptırım ağırlığının fiilen zorunlu kılınmasını amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, ceza siyaseti bakımından “kaçınılmazlık” vurgusunu öne çıkarır (Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Alt sınır artışı, uygulamada erteleme, seçenek yaptırımlar ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi kurumların kullanımını dolaylı biçimde sınırlandırmaktadır. Bu durum, kadına yönelik şiddetin hafif veya önemsiz bir fiil olarak algılanmasının önüne geçmeyi hedefleyen bir ceza politikası tercihi olarak okunabilir. Ancak bu teknik, bireyselleştirme ilkesinin zayıflaması ve her somut olayın aynı ağırlıkla cezalandırılması riski bakımından da eleştiriye açıktır (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
7.4. Nitelikli Hâl mi, Alt Sınır mı? Norm Tekniği Tartışması
“Kadına karşı” şiddetle mücadelede nitelikli hâl rejimi ile alt sınır artışı arasında yapılan tercih, ceza hukukunun norm tekniği bakımından farklı sonuçlar doğurur. Nitelikli hâl, suçun haksızlık içeriğinin arttığını varsayarak cezanın üst sınırını ve türünü etkilerken, alt sınır artışı cezanın asgari ağırlığını güvence altına alır. Her iki teknik de ceza siyaseti bakımından meşru amaçlara hizmet edebilir; ancak bu tekniklerin ölçülü ve tutarlı biçimde kullanılması gerekir (5237 s. TCK).
Kadına karşı şiddet bağlamında bu tekniklerin birlikte ve parçalı biçimde kullanılması, normatif bütünlük sorunu yaratma potansiyeline sahiptir. Bazı suç tiplerinde “kadına karşı” ibaresi nitelikli hâl olarak kabul edilirken, bazı suçlarda alt sınır artışıyla yetinilmesi, ceza hukukunun sistematik yapısı bakımından açıklanmaya muhtaçtır. Bu durum, kanun koyucunun hangi fiilleri “en ağır” risk alanı olarak gördüğünü ve hangi fiillerde daha sınırlı bir müdahaleyi yeterli bulduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
7.5. Eşitlik, Orantılılık ve Maddi Eşitlik Tartışması
“Kadına karşı” ibaresinin yaptırımı ağırlaştırıcı bir unsur olarak kullanılması, eşitlik ilkesi bağlamında kaçınılmaz tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Biçimsel eşitlik perspektifinden bakıldığında, mağdurun cinsiyetine göre ceza farklılaştırılması sorunlu görünebilir. Ancak maddi eşitlik yaklaşımı, kadınların maruz kaldığı yapısal ve sistematik riskleri dikkate alarak, bu farklılaştırmayı meşru bir pozitif koruma aracı olarak temellendirmektedir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bu noktada ceza hukukunun görevi, ne mutlak eşitlik ne de sınırsız farklılaştırmadır. Asıl mesele, kadınlara yönelik şiddetin özgül niteliğini tanıyan, ancak bireyselleştirme ve orantılılık ilkelerini zedelemeyen bir normatif denge kurabilmektir. “Kadına karşı” ibaresinin bu dengeyi ne ölçüde sağlayabildiği, uygulamada verilecek kararlarla ve içtihatların gelişimiyle daha net biçimde ortaya çıkacaktır.
7.6. Değerlendirme: Sertleşen Ceza Siyasetinin Sınırları
Kadına karşı şiddet ekseninde TCK’da yapılan düzenlemeler, ceza siyasetinde belirgin bir sertleşmeye işaret etmektedir. Bu sertleşme, kadınlara yönelik şiddetin toplumsal ciddiyetini ve yaygınlığını kabul eden bir normatif tavır olarak değerlendirilebilir. Ancak ceza hukukunun tek başına toplumsal bir sorunu çözme kapasitesinin sınırlı olduğu da unutulmamalıdır. Yaptırım ağırlığının artması, etkili soruşturma, hızlı yargılama ve mağdur destek mekanizmalarıyla tamamlanmadıkça, beklenen caydırıcı etkiyi yaratmayabilir.
Bu bölümde yapılan tematik inceleme, bir sonraki bölümde ele alınacak olan kavramsal ve eleştirel tartışmalar için önemli bir zemin sunmaktadır. Takip eden bölümde, TCK’da kadın olgusunun kavramsal olarak nasıl kurulduğu, “birey mi, rol mü?” ikilemi çerçevesinde ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
VIII. KAVRAMSAL VE ELEŞTİREL BİR OKUMA: TCK’DA KADIN “KİM” OLARAK KURULUYOR?
8.1. Sorunun Çerçevesi: Birey mi, Rol mü?
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusuna ilişkin normatif yapı, yalnızca teknik bir düzenleme meselesi değil; aynı zamanda ceza hukukunun kadını nasıl “gördüğü” ve hangi kimlikler üzerinden tanıdığına ilişkin kavramsal bir tercihin sonucudur. Bu noktada temel soru şudur: TCK, kadını öncelikle bağımsız bir birey olarak mı, yoksa belirli toplumsal ve biyolojik rollerin taşıyıcısı olarak mı kurmaktadır? Bu soru, kanun metninin lafzî içeriğinden ziyade, düzenlemelerin sistematik bütünlüğü ve tercih edilen norm teknikleri üzerinden anlam kazanır (5237 s. TCK; Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Önceki bölümlerde de görüldüğü üzere, TCK’da kadın olgusu çoğu zaman “eş”, “boşandığı eş”, “gebe” veya “anne” gibi statüler üzerinden görünür hâle gelmektedir. Bu görünürlük biçimi, ceza hukukunun kadını salt bir birey olarak değil, belirli ilişkiler ve roller bağlamında tanımladığını göstermektedir. Buna karşılık, özellikle son dönemde “kadına karşı” ibaresinin doğrudan kullanılması, bu rol-temelli yaklaşımın aşılmaya başlandığına işaret eden önemli bir normatif gelişmedir.
8.2. Rol-Temelli Koruma: Avantajlar ve Sınırlar
Rol-temelli koruma yaklaşımı, ceza hukukunun toplumsal gerçeklikle temas kurmasını sağlayan işlevsel bir araçtır. Kadının eş veya boşandığı eş olarak düzenleme konusu edilmesi, aile içi ve yakın ilişki bağlamında ortaya çıkan özgül risklerin tanınmasını mümkün kılar. Bu sayede ceza hukuku, mağdurun faille olan ilişkisini dikkate alarak daha yoğun bir koruma sağlayabilir. Bu yaklaşım, özellikle uzun yıllar “özel alan” gerekçesiyle ceza hukukunun dışında bırakılan aile içi şiddet olgusunun görünür kılınmasında önemli bir rol oynamıştır (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bununla birlikte rol-temelli yaklaşımın ciddi sınırları da bulunmaktadır. Kadının ceza normunda sürekli olarak bir ilişki veya statü üzerinden tanımlanması, onun bağımsız bir hak öznesi olarak görünürlüğünü gölgede bırakma riski taşır. Kadın, bu durumda “eş olduğu için”, “anne olduğu için” veya “gebe olduğu için” korunmakta; sırf birey olduğu için değil, belirli bir rolün taşıyıcısı olduğu için ceza hukukunun ilgisine mazhar olmaktadır. Bu durum, kadın olgusunun normatif olarak ikincil ve koşullu bir özneleşmeye tabi tutulduğu yönünde eleştirilere yol açmaktadır.
8.3. Bağımsız Öznelik Arayışı ve “Kadına Karşı” Kavramı
Son dönemde TCK’da yapılan değişikliklerle “kadına karşı” ibaresinin bazı suç tiplerinde açıkça kullanılmaya başlanması, bu eleştiriler karşısında önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Bu ibare, kadının belirli bir ilişki statüsüne veya biyolojik duruma indirgenmeden, sırf kadın olması nedeniyle özgül bir risk altında bulunduğu kabulüne dayanır. Böylece ceza hukuku, kadını bağımsız bir özne olarak tanıma yönünde daha açık bir normatif pozisyon almaktadır (Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Ancak bu bağımsız öznelik vurgusu da tartışmasız değildir. “Kadına karşı” ibaresinin kapsamı ve sınırları belirsiz bırakıldığında, ceza normunun otomatikleşmesi ve bireyselleştirme ilkesinin zedelenmesi riski ortaya çıkabilir. Ayrıca mağdurun cinsiyetine dayalı bu tür bir ağırlaştırmanın, hangi ölçütlerle ve hangi suç tipleri bakımından uygulanacağı sorusu, normatif tutarlılık açısından dikkatle ele alınmalıdır. Bağımsız öznelik arayışı, ceza hukukunda soyut bir slogan olmaktan çıkarılıp, somut ve öngörülebilir normlarla desteklenmediği sürece, yeni sorun alanları üretme potansiyeline sahiptir.
8.4. Töre, Namus ve Tahrik Tartışmaları: Kavramsal Gerilim Alanları
Kadın olgusunun TCK’da kavramsal olarak nasıl kurulduğunu gösteren bir diğer önemli alan, töre, namus ve haksız tahrik tartışmalarıdır. Ceza hukukunda töre saiki, belirli suçlar bakımından ağırlaştırıcı neden olarak düzenlenmiş; buna karşılık “namus” kavramı açık bir hukuki kategori olarak tanımlanmamıştır. Öğretide bu ayrım, kadınlara yönelik şiddetin meşrulaştırılmasına kapı aralayabilecek belirsizlikler içerdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bu tartışmalar, ceza hukukunun kadın olgusunu hangi değerler üzerinden koruduğunu sorgulama imkânı sunar. Namus veya töre gibi toplumsal kavramların ceza normuna dolaylı biçimde sızması, kadının bireysel hakları ile geleneksel değerler arasındaki gerilimi görünür kılar. Bu bağlamda haksız tahrik uygulamaları, kadına yönelik şiddet vakalarında ceza adaletinin inandırıcılığını doğrudan etkileyen bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Ceza hukukunun bu alandaki yaklaşımı, kadının bağımsız özne olarak tanınıp tanınmadığının önemli bir göstergesidir.
8.5. Eşitlik İlkesi ile Pozitif Koruma Arasındaki Denge
Kadın olgusunun TCK’da bağımsız bir koruma kategorisi hâline getirilmesi, eşitlik ilkesi bağlamında da önemli soruları gündeme getirir. Biçimsel eşitlik anlayışı, herkesin aynı kurallara tabi tutulmasını öngörürken; maddi eşitlik anlayışı, dezavantajlı grupların fiilî eşitliğini sağlamak için farklılaştırılmış düzenlemeleri meşru kabul eder. “Kadına karşı” ibaresinin ceza normunda ağırlaştırıcı bir unsur olarak kullanılması, bu ikinci yaklaşımın bir yansıması olarak değerlendirilebilir (Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Ancak pozitif koruma ile aşırı genelleme arasındaki çizgi son derece incedir. Kadının her durumda “özel koruma” gerektiren bir özne olarak kabul edilmesi, ceza hukukunun bireyselleştirme ilkesini zayıflatabilir ve normun meşruiyetini tartışmalı hâle getirebilir. Bu nedenle TCK’da kadın olgusuna ilişkin kavramsal çerçevenin, ne rol-temelli indirgemeciliğe ne de soyut bir pozitif koruma anlayışına teslim edilmeden, ölçülü ve tutarlı biçimde inşa edilmesi gerekmektedir.
8.6. Değerlendirme: Kavramsal İnşanın Önemi
Bu bölümde yapılan kavramsal ve eleştirel okuma, TCK’da kadın olgusunun hâlâ tamamlanmamış bir normatif inşa sürecine tabi olduğunu göstermektedir. Kadın, bir yandan bağımsız bir özne olarak daha görünür hâle gelmekte; diğer yandan rol-temelli ve ilişkisel düzenlemeler aracılığıyla tanımlanmaya devam etmektedir. Bu ikili yapı, ceza hukukunun kadın olgusuna yaklaşımındaki geçiş sürecinin bir yansığıdır.
Bu tespitler, bir sonraki bölümde ele alınacak olan muhakeme boyutunun önemini daha da artırmaktadır. Zira kadının ceza hukukunda nasıl tanımlandığı kadar, ceza muhakemesi sürecinde nasıl korunduğu ve temsil edildiği de adaletin gerçekleşmesi bakımından belirleyicidir. Takip eden bölümde, kadın mağdurun ceza muhakemesi sürecindeki konumu ve usul güvenceleri ayrıntılı biçimde incelenecektir.
- CEZA MUHAKEMESİ BOYUTU: KADIN MAĞDURUN KORUNMASI, TEMSİLİ VE ADİL YARGILANMA GERİLİMİ
9.1. Genel Çerçeve: Maddi Ceza Hukuku ile Muhakeme Arasındaki Kopukluk
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusuna ilişkin normatif korumanın güçlenmesi, tek başına ceza adaletinin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Maddi ceza hukukunda tanınan koruma, ceza muhakemesi sürecinde etkin biçimde hayata geçirilmediği takdirde, normatif kazanımlar büyük ölçüde sembolik kalır. Bu nedenle kadın olgusunun TCK’daki konumu, ceza muhakemesi hukuku ile birlikte ele alınmalıdır. Kadının mağdur sıfatıyla soruşturma ve kovuşturma sürecine nasıl dâhil edildiği, hangi usul güvencelerinden yararlandığı ve hangi risklerle karşı karşıya kaldığı, ceza hukukunun gerçek işleyişini belirleyen temel unsurlardır (CMK; 5237 s. TCK).
Ceza muhakemesi bakımından kadın mağdur, çoğu zaman yalnızca bir “delil kaynağı” değil; aynı zamanda ikincil mağduriyet riski yüksek bir özne olarak karşımıza çıkar. Bu durum, özellikle cinsel suçlar ve aile içi şiddet vakalarında belirginleşir. Muhakeme sürecinin kendisi, doğru tasarlanmadığı ve uygulanmadığı takdirde, kadının maruz kaldığı şiddeti yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu bağlamda usul hukuku, maddi ceza hukukunun tamamlayıcı değil, kurucu bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
9.2. Şikâyet, Delil ve İspat Yükü: Kadının Sözünün Konumu
Kadına yönelik suçların önemli bir bölümü, kapalı alanlarda ve tanık bulunmaksızın işlenmektedir. Bu gerçeklik, ceza muhakemesinde delil rejiminin ve ispat standardının kadın mağdur açısından taşıdığı önemi artırmaktadır. Uygulamada, kadının beyanının tek başına yeterli olup olmadığı, hangi ölçütlerle desteklenmesi gerektiği ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin nasıl uygulanacağı, adaletin gerçekleşmesi bakımından kritik tartışma alanlarıdır.
Ceza muhakemesi hukuku, ilke olarak hiçbir beyanı “öncelikli” veya “ikincil” delil olarak sınıflandırmaz. Ancak kadına yönelik suçların doğası gereği, mağdur beyanının merkezî bir rol oynadığı da inkâr edilemez. Bu noktada denge, mağdurun beyanını kategorik olarak değersizleştirmeden, aynı zamanda otomatik biçimde doğrulamadan kurmak zorundadır. Aksi hâlde ya etkin soruşturma yükümlülüğü zedelenecek ya da masumiyet karinesi aşınacaktır.
9.3. İkincil Mağduriyet Riski ve Usulî Koruma Araçları
Kadın mağdurlar bakımından ceza muhakemesinde en ciddi risklerden biri, ikincil mağduriyettir. Tekrarlanan ifadeler, yüzleştirmeler, mahkeme salonunda faille karşı karşıya gelme ve mahrem alanlara ilişkin sorular, mağduriyetin derinleşmesine yol açabilir. Bu risk, ceza muhakemesinin klasik yapısının kadın olgusunu yeterince dikkate almadığını gösteren önemli bir göstergedir.
Bu bağlamda, mağdurun beyanının mümkün olduğunca tek seferde ve uzman eşliğinde alınması, gizlilik kararları, duruşma düzenine ilişkin özel önlemler ve psikososyal destek mekanizmaları, ceza muhakemesinin kadın odaklı yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu önlemler, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına engel değil; aksine sağlıklı bir yargılamanın ön koşulu olarak değerlendirilmelidir.
9.4. Koruma Tedbirleri ve Ceza Muhakemesinde Zaman Faktörü
Kadına yönelik şiddet vakalarında zaman, çoğu zaman hayatî bir faktördür. Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin yavaş işlemesi, koruma tedbirlerinin gecikmesi veya etkisiz kalması, ceza adaletinin en zayıf halkalarından birini oluşturur. Maddi ceza hukukunda öngörülen ağır yaptırımlar, muhakeme sürecinde etkili ve hızlı koruma tedbirleriyle desteklenmediği sürece, pratikte anlamını yitirir.
Bu noktada ceza muhakemesinin görevi, yalnızca geçmişte işlenmiş bir fiili yargılamak değil; aynı zamanda devam eden veya tekrarlama ihtimali bulunan şiddeti önleyici bir işlev de üstlenmektir. Kadının korunması ile sanığın hakları arasında kurulacak denge, soyut ilkelerle değil, somut risk analiziyle sağlanmalıdır. Aksi hâlde ceza muhakemesi, kadına yönelik şiddetle mücadelede pasif bir seyirci konumuna düşer.
9.5. Adil Yargılanma ile Koruma Yükümlülüğü Arasındaki Gerilim
Kadın mağdurun korunmasına yönelik usulî önlemler, kaçınılmaz olarak sanığın adil yargılanma hakkı ile bir gerilim alanı yaratır. Gizlilik kararları, mağdurun beyanının ağırlığı, duruşma düzenine ilişkin sınırlamalar ve hızlı yargılama talepleri, savunma hakkı bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken hususlardır. Bu noktada ceza muhakemesi hukuku, “ya mağdur ya sanık” ikilemine teslim olmamalıdır.
Adil yargılanma hakkı ile mağdurun korunması, birbirini dışlayan değil, dengelenmesi gereken iki temel değerdir. Ceza muhakemesinin görevi, bu dengeyi otomatik reflekslerle değil, somut olayın özelliklerini dikkate alan ölçülü çözümlerle kurmaktır. Kadının ceza hukukunda bağımsız bir özne olarak tanınması, bu dengenin mağdur aleyhine bozulmasını meşrulaştırmaz; ancak mağdurun sistematik olarak korunmasız bırakılmasını da kabul edilemez kılar.
9.6. Değerlendirme: Muhakeme Boyutunun Belirleyici Rolü
Bu bölümde yapılan inceleme, TCK’da kadın olgusuna ilişkin normatif gelişmelerin, ceza muhakemesiyle desteklenmediği takdirde sınırlı bir etki yaratacağını ortaya koymaktadır. Kadının ceza hukukundaki konumu, yalnızca maddi normlarda değil; soruşturmanın nasıl yürütüldüğünde, delillerin nasıl değerlendirildiğinde ve yargılamanın nasıl organize edildiğinde somutlaşır.
Bu tespit, yazının son bölümüne geçiş açısından da belirleyicidir. Zira TCK’da kadın olgusunun bugünkü durumu, yalnızca mevcut düzenlemelerin tasviriyle değil, geleceğe yönelik normatif ve politik tercihlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bir sonraki ve son bölümde, Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusuna ilişkin genel bir değerlendirme yapılacak; sorun alanları ve olası reform perspektifleri ele alınacaktır.
- SONUÇ VE DEĞERLENDİRME: TÜRK CEZA KANUNU’NDA KADIN OLGUSUNUN BUGÜNÜ VE GELECEĞİ
10.1. Genel Bir Bilanço: Normatif İlerleme ve Yapısal Sınırlar
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusunun geçirdiği dönüşüm, doğrusal ve tamamlanmış bir ilerleme süreci olarak değil; katmanlı, parçalı ve zaman zaman gerilimli bir normatif inşa olarak okunmalıdır. 5237 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesiyle birlikte, kadını ahlak, namus veya aile onuru ekseninde tanımlayan eski yaklaşımın büyük ölçüde terk edildiği; kadın bedeninin, iradesinin ve yaşam hakkının bireysel hukuki değerler olarak tanındığı açıktır. Özellikle cinsel dokunulmazlık alanındaki düzenlemeler ve evlilik içi cinsel saldırının suç olarak kabul edilmesi, bu kopuşun simgesel ve maddi göstergeleridir (5237 s. TCK; Prof. Dr. Nur Centel, Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın).
Bununla birlikte, bu normatif ilerleme, kadın olgusunun ceza hukukunda tam anlamıyla bağımsız bir özne olarak kurulduğu anlamına gelmemektedir. TCK’nın sistematiği, kadını hâlâ önemli ölçüde eş, boşanmış eş, anne veya gebe gibi ilişkisel ve biyolojik statüler üzerinden görünür kılmaktadır. Bu yapı, ceza hukukunun toplumsal gerçeklikten kopmama çabasının bir sonucu olmakla birlikte, kadın özneliklerinin bu rollerle sınırlanması riskini de beraberinde getirmektedir.
10.2. “Kadına Karşı” Yaklaşımın Anlamı ve Sınırları
Son yıllarda “kadına karşı” ibaresinin açık biçimde ceza normuna dâhil edilmesi, TCK’da kadın olgusunun bağımsız bir koruma kategorisi hâline gelmesi bakımından önemli bir eşik oluşturmuştur. Bu yaklaşım, kadınların maruz kaldığı yapısal ve sistematik şiddeti tanıyan bir maddi eşitlik perspektifine dayanmaktadır. Ceza hukukunun bu yönde pozitif koruma sağlayan bir araç olarak kullanılması, toplumsal gerçeklikten beslenen meşru bir tercihtir (Osman Atalay, 5237 sy. TCK’da Kadın ile İlgili Değişiklikler).
Ancak bu yaklaşımın sınırlarının belirsiz bırakılması, normatif bütünlük ve orantılılık açısından sorunlar yaratma potansiyeline sahiptir. Mağdurun kadın olmasının her durumda otomatik bir ağırlaştırma nedeni hâline gelmesi, ceza hukukunun bireyselleştirme ilkesini zayıflatabilir ve yargısal takdiri daraltabilir. Bu nedenle “kadına karşı” ibaresinin, soyut ve genelleyici bir slogan olmaktan çıkarılarak, somut risk analizleriyle desteklenen tutarlı bir normatif çerçeveye kavuşturulması gerekmektedir.
10.3. Maddi Ceza Hukuku ile Muhakeme Arasındaki Uyum Sorunu
Bu çalışmanın ortaya koyduğu en önemli bulgulardan biri, maddi ceza hukukunda kadın lehine yapılan düzenlemeler ile ceza muhakemesi pratiği arasındaki uyumsuzluktur. TCK’da ağırlaştırılan yaptırımlar ve genişletilen nitelikli hâller, etkili soruşturma, hızlı yargılama ve mağdur odaklı usul güvenceleriyle desteklenmediği sürece, pratikte sınırlı bir etki yaratmaktadır. Kadın mağdurun ceza muhakemesinde ikincil mağduriyete maruz kalması, normatif kazanımların adalet duygusuna dönüşmesini engelleyen temel faktörlerden biridir (CMK).
Bu bağlamda, kadın olgusunun ceza hukukunda güçlendirilmesi, yalnızca kanun metinlerinde yapılacak değişikliklerle değil; uygulayıcıların yaklaşımı, içtihatların yönü ve muhakeme kültürünün dönüşümüyle mümkündür. Ceza adaletinin, kadın mağdur için erişilebilir, öngörülebilir ve güven verici bir süreç hâline gelmesi, maddi ceza hukukunun meşruiyetini de doğrudan etkilemektedir.
10.4. Reform Perspektifi: Nereye Doğru?
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusuna ilişkin geleceğe dönük reform tartışmaları, üç temel eksen etrafında şekillenmelidir. İlk eksen, normatif tutarlılıktır. Kadına ilişkin düzenlemelerin dağınık ve parçalı bir görünüm arz etmesi yerine, açık bir ceza siyaseti perspektifi içinde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. İkinci eksen, bireyselleştirme ve orantılılıktır. Kadınlara yönelik pozitif koruma, otomatik ve genelleyici yaptırım teknikleriyle değil, somut olayın özelliklerini dikkate alan esnek normlarla sağlanmalıdır. Üçüncü eksen ise muhakeme boyutudur. Kadının korunması, yalnızca ağır cezalara değil, etkili usul güvencelerine ve destek mekanizmalarına dayanmalıdır.
Bu üç eksen birlikte ele alınmadığı sürece, ceza hukukunun kadın olgusuna ilişkin düzenlemeleri, sembolik bir sertlik ile pratikteki yetersizlik arasında sıkışma riski taşımaya devam edecektir.
10.5. Son Söz: Ceza Hukukunda Kadın Olgusu Bir “Tamamlanmamış Proje”dir
Türk Ceza Kanunu’nda kadın olgusu, bugün itibarıyla ne tamamen rol-temelli bir yaklaşımın ürünü ne de bütünüyle bağımsız bir öznelik inşasının sonucudur. Mevcut yapı, bu iki yaklaşım arasında ilerleyen, zaman zaman çelişkiler barındıran bir geçiş sürecini yansıtmaktadır. Bu durum, bir zayıflık olduğu kadar, eleştirel değerlendirme ve reform için de önemli bir imkân sunmaktadır.
Ceza hukuku, kadın olgusunu yalnızca korunması gereken bir mağduriyet alanı olarak değil; hakları, iradesi ve onuruyla tanınan bir öznelik olarak kurabildiği ölçüde meşruiyet kazanacaktır. Bu bağlamda “Türk Ceza Kanunu’nda Kadın Olgusu”, tamamlanmış bir normatif başarı hikâyesi değil; sürekli yeniden düşünülmesi, eleştirilmesi ve geliştirilmesi gereken bir hukuki ve toplumsal projedir.
Français
Türkçe
English
Deutsch









Comments
No comments yet.