Çocukların Fail ve Mağdur Olarak Ceza Yargılamasındaki Konumu: Çocuk Dostu Ceza Adaleti Arayışı

Suç ve ceza hukukunda çocuğun fail, mağdur ve tanık olarak konumu, normatif çerçeve ile yargısal uygulama arasındaki gerilim üzerinden şekillenmektedir. Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu birlikte değerlendirildiğinde çocuk merkezli bir koruma mimarisi öngörülmüş olmakla birlikte, Yargıtay içtihatları bu sistemin uygulamada parçalı ve çoğu zaman şekli kaldığını göstermektedir. Özellikle sosyal inceleme raporunun ihmal edilmesi, çocuğun algılama kapasitesinin soyut varsayımlarla değerlendirilmesine ve ceza sorumluluğunun bireyselleştirilememesine yol açmaktadır. Suça sürüklenen çocuk dosyalarında fail algısının hatalı kurulması ve tek fiilin çoklu suç olarak parçalanması ölçülülük ilkesini zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır. Çocuğun mağdur olduğu davalarda ise zamanaşımı ve yargılamanın yavaşlığı yapısal bir cezasızlık riskine dönüşmekte ve devletin pozitif yükümlülüklerini fiilen anlamsızlaştırmaktadır. CMK hükümleri ve Çocuk İzlem Merkezleri teorik olarak güçlü bir koruma sunmasına rağmen, uygulamada ikincil travmayı önleyemeyen dağınık bir yapı sergilemektedir. Çocuk merkezli ceza adaletinin güçlenmesi için sosyal inceleme mekanizmalarının etkinleştirilmesi, çocuk mağdur dosyalarında özel usuller geliştirilmesi ve ÇİM modelinin yargı sürecine entegre edilmesi gerekmektedir. Bıçak, çocuk ceza adaleti alanındaki bu yapısal sorunlara ilişkin hukuki analiz ve stratejik danışmanlık hizmetleriyle müvekkillerine bütüncül destek sunmaktadır.

Suç Ceza Adalet Sistemi Çocuk Fail Mağdur Yargılama Soruşturma Çocuk Dostu Ceza Adaleti Suça Sürüklenen Avukat Hukuk Bürosu ehliyeti Koruma

Suç ve Ceza Adalet Sisteminde Çocuk

1. Çocuğun Ceza Hukukundaki Konumu: Fail mi, Korunması Gereken Birey mi?

Modern ceza hukukunda çocuk, yalnızca suç işleyebilen bir özne olarak değil; fiziksel, zihinsel ve sosyal gelişimi devam eden, bu nedenle özel koruma mekanizmalarına ihtiyaç duyan bir birey olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, klasik kusur merkezli ceza sorumluluğu anlayışından uzaklaşarak, çocuğun yüksek yararını esas alan koruyucu-önleyici bir modele yönelimi ifade eder. Türk hukuk sisteminde bu dönüşüm, Anayasa hükümleri, Türk Ceza Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu başta olmak üzere çok katmanlı bir normatif yapı üzerinden inşa edilmiştir.

Anayasa’nın 10. maddesi, kanun önünde eşitlik ilkesini düzenlemekle birlikte çocuklar bakımından açık bir pozitif ayrımcılık rejimi öngörmekte; çocuklar için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını hükme bağlamaktadır. Aynı yaklaşım Anayasa’nın 41. maddesinde de tekrar edilmekte; devletin çocukları her türlü istismara ve şiddete karşı koruyucu tedbirleri alma yükümlülüğü anayasal düzeyde güvence altına alınmaktadır. Bu çerçevede çocuk, ceza adalet sistemi bakımından “eşit muamele”nin değil, “farklılaştırılmış koruma”nın konusu hâline gelmektedir.

Anayasa Mahkemesi de güncel içtihadında bu yaklaşımı açık biçimde teyit etmektedir. Mahkeme, çocuklara yönelik özel düzenlemelerin ayrımcılık oluşturmadığını; aksine anayasal bir zorunluluğun sonucu olduğunu vurgulamış, çocukların fiziksel ve psikolojik gelişim özellikleri nedeniyle yetişkinlerden farklı bir hukuki statüye sahip olduklarını kabul etmiştir (AYM, E.2024/125, K.2025/178, 10/09/2025, §54). Aynı doğrultuda Mahkeme, ceza yargılamasında çocukların iradelerine dayalı usul modellerinden uzak tutulmalarını, savunma güvencelerinin genişletilmesini ve yargılamanın maddi gerçeğe ulaşacak şekilde yürütülmesini “çocuğun yüksek yararı” ilkesinin doğal sonucu olarak değerlendirmiştir (AYM, E.2020/79, K.2023/113, 22/06/2023).

Bu anayasal perspektif, Türk Ceza Kanunu’na da doğrudan yansımıştır. Kanun koyucu, TCK m.6’da çocuğu henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi olarak tanımlamakla yetinmemiş; TCK m.31’de yaş gruplarına göre farklılaştırılmış bir ceza sorumluluğu rejimi kurarak mutlak sorumsuzluk, sınırlı sorumluluk ve indirimli sorumluluk modellerini benimsemiştir. Böylece çocuk, ceza hukuku bakımından tek tip bir fail kategorisi içinde değil, gelişim düzeyine göre değişkenlik gösteren özel bir süje olarak konumlandırılmıştır.

Ancak normatif düzenleme tek başına yeterli değildir. Çocuğun ceza adalet sistemi içindeki gerçek konumu, uygulamada ortaya çıkan yorumlar ve yargısal pratikle şekillenmektedir. Nitekim Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları incelendiğinde, çocuk yargılamalarının yalnızca maddi ceza hukuku kurallarıyla değil; sosyal inceleme raporları, adli tıp değerlendirmeleri, algılama ve yönlendirme yeteneği analizleri, usul güvenceleri ve zamanaşımı uygulamaları gibi çok sayıda tamamlayıcı unsurla birlikte ele alındığı görülmektedir.

Bu bağlamda çocuk ceza adaleti, salt bir “indirimli ceza” rejimi değildir. Aksine, çocuğun bireysel özelliklerini esas alan, ceza sorumluluğunu çok yönlü değerlendiren ve devletin koruma yükümlülüğünü merkeze alan özgün bir yargılama alanıdır. Çocuğu yalnızca küçültülmüş bir yetişkin olarak gören yaklaşımlar, hem Anayasa’nın 10. ve 41. maddeleriyle hem de TCK’nın sistematiğiyle bağdaşmamaktadır.

Bu çalışma, Türk Ceza Kanunu perspektifinden çocuğun ceza hukukundaki yerini; normatif düzenlemeler ile Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın güncel içtihatları ışığında ele almayı, özellikle suça sürüklenen çocuklar bakımından ceza sorumluluğu, usul güvenceleri ve çocuğun yüksek yararı ilkesi arasındaki ilişkiyi bütüncül biçimde analiz etmeyi amaçlamaktadır. İzleyen bölümlerde, önce TCK m.31 çerçevesinde ceza ehliyeti rejimi incelenecek; ardından sosyal inceleme raporunun rolü, algılama-yönlendirme yeteneğinin tespiti, suçun vasıflandırılması, zamanaşımı sorunları ve anayasal koruma mekanizmaları sistematik biçimde değerlendirilecektir.

2. Türk Ceza Kanunu’nda Çocuk Kavramı ve Ceza Ehliyeti Rejimi

Türk Ceza Kanunu, çocuğu ceza hukuku bakımından tek tip bir fail kategorisi içinde değerlendirmemiş; yaşa ve gelişim düzeyine bağlı olarak farklılaştırılmış bir sorumluluk sistemi benimsemiştir. Bu yaklaşım, çocuğun yalnızca biyolojik yaşıyla değil, aynı zamanda algılama kapasitesi ve davranışlarını yönlendirme yeteneğiyle birlikte ele alınmasını gerektiren karma bir modele işaret etmektedir. TCK m.6/1-b hükmüne göre çocuk, henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişidir. Bu tanım, ceza hukuku bakımından çocuğun kapsamını belirlemekle birlikte, tek başına ceza sorumluluğunu tayin etmeye yetmemektedir. Ceza ehliyeti bakımından asıl belirleyici düzenleme TCK m.31’de yer almakta olup, burada üçlü bir sistematik kurulmuştur.

İlk olarak, fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğunun bulunmadığı kabul edilmiştir (TCK m.31/1). Bu yaş grubundaki çocuklar bakımından mutlak sorumsuzluk esası benimsenmiş; ceza kovuşturması yapılması yasaklanmış, buna karşılık çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanabileceği öngörülmüştür. Bu düzenleme, küçük yaştaki çocukların davranışlarını hukuki anlamda değerlendirme yeteneğinden yoksun olduğu yönündeki bilimsel kabullerin ceza hukukuna yansımasıdır.

İkinci grup, fiili işlediği sırada on iki yaşını doldurmuş olup on beş yaşını doldurmamış olan çocuklardan oluşmaktadır (TCK m.31/2). Bu yaş aralığında mutlak bir sorumsuzluk kabul edilmemiş; çocuğun işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı ile davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişip gelişmediği somut olayda ayrıca araştırılması gereken belirleyici kriterler olarak düzenlenmiştir. Bu yeteneklerin bulunmaması hâlinde ceza sorumluluğu tamamen ortadan kalkmakta; bulunması hâlinde ise ağırlaştırılmış müebbet, müebbet ve diğer hapis cezaları bakımından önemli oranlarda indirim öngörülmektedir.

Üçüncü grup ise fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmuş olup on sekiz yaşını doldurmamış çocuklardır (TCK m.31/3). Bu yaş grubunda ceza sorumluluğu kural olarak kabul edilmekte; ancak cezadan üçte bir oranında indirim yapılmakta ve üst sınırlar ayrıca belirlenmektedir. Böylece kanun koyucu, bu yaş grubundaki çocukların artık fiillerinin hukuki sonuçlarını algılayabildiği varsayımından hareket etmekle birlikte, gelişim süreçlerinin tamamlanmamış olmasını indirim nedeni olarak değerlendirmektedir.

Bu yapı, Türk ceza hukukunda yaşa bağlı mekanik bir sorumluluk sisteminden ziyade, çocuğun bireysel gelişimini esas alan normatif bir çerçevenin benimsendiğini göstermektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de yaş küçüklüğünü ceza sorumluluğunu azaltan anayasal temelli bir kurum olarak kabul etmiş; çocuklar bakımından getirilen farklı düzenlemelerin eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmadığını açıkça vurgulamıştır (AYM, E.2020/79, K.2023/113, 22/06/2023).

Uygulamada bu sistematiğin en kritik yönü, özellikle on iki-on beş yaş grubundaki çocuklar bakımından algılama ve yönlendirme yeteneğinin soyut kabullerle değil, somut verilerle ortaya konulması zorunluluğudur. Yargıtay, bu konuda istikrarlı biçimde; adli tıp raporları ile sosyal inceleme raporları arasında çelişki bulunması hâlinde, bu çelişki giderilmeden hüküm kurulamayacağını kabul etmektedir. Nitekim Yargıtay 6. Ceza Dairesi, sosyal inceleme raporunda çocuğun algılama becerisinin sınırlı olduğu belirtilmesine rağmen adli tıp raporunda tam gelişmişlik yönünde değerlendirme yapılmış olması hâlinde, ilgili ihtisas kurulundan ek rapor alınmadan karar verilmesini bozma nedeni saymıştır (Yargıtay 6. CD, E.2022/11014, K.2023/9635). Benzer şekilde Yargıtay 9. Ceza Dairesi, on iki-on beş yaş grubundaki çocuklar bakımından yalnızca tek bir rapora dayanılmasını yeterli görmemekte; her suç yönünden ayrı değerlendirme yapılmasını ve sosyal inceleme raporunun mutlaka dosyaya kazandırılmasını zorunlu kabul etmektedir (Yargıtay 9. CD, E.2021/1582, K.2021/8614). Bu yaklaşım, ceza ehliyetinin çocuğun kişiliğine sabitlenen statik bir özellik değil; işlenen fiile bağlı olarak değişebilen dinamik bir değerlendirme alanı olduğunu ortaya koymaktadır.

Anayasa Mahkemesi de çocukların iradelerine dayalı usul modellerine tâbi tutulmasının sakıncalarına dikkat çekmiş; basit yargılama gibi hız ve rıza temelli mekanizmaların çocuklar açısından uygulanmamasını, çocuğun yüksek yararının bir gereği olarak değerlendirmiştir (AYM, E.2020/79, K.2023/113). Bu tespit, TCK m.31’in yalnızca ceza miktarını belirleyen teknik bir hüküm olmadığını; aynı zamanda çocuğun yargılama sürecindeki konumunu şekillendiren anayasal içerikli bir norm olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak Türk Ceza Kanunu’ndaki ceza ehliyeti rejimi, çocuğu küçültülmüş bir yetişkin olarak değil; gelişim düzeyi değişken, korunması gereken ve bireysel özellikleri esas alınması zorunlu özel bir süje olarak kabul etmektedir. Bu rejimin sağlıklı işletilebilmesi ise yalnızca yaş tespitiyle değil, sosyal çevre analizi, psikiyatrik değerlendirme ve somut olayın özelliklerini birlikte dikkate alan bütüncül bir yargısal yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

3. Sosyal İnceleme Raporu: Şekli İşlem Değil Maddi Güvence

Çocuğun ceza sorumluluğunun belirlenmesinde yalnızca biyolojik yaşın esas alınması yeterli değildir. Türk ceza adalet sistemi, özellikle on iki-on sekiz yaş aralığındaki çocuklar bakımından, bireysel gelişim özelliklerinin, sosyal çevrenin ve psikososyal durumun birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluğun kurumsal karşılığı ise 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 35. maddesinde düzenlenen sosyal inceleme raporudur. Anılan madde uyarınca, çocuklar hakkında mahkemeler, çocuk hâkimleri veya Cumhuriyet savcıları tarafından gerektiğinde çocuğun bireysel özelliklerini ve sosyal çevresini gösteren inceleme yaptırılır; bu rapor, çocuğun işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin takdirinde göz önünde bulundurulur. Ayrıca sosyal inceleme yaptırılmaması hâlinde, bu durumun gerekçesinin kararda açıkça gösterilmesi zorunludur. Bu düzenleme, sosyal inceleme raporunun tali veya ihtiyari bir belge olmadığını; çocuğun ceza ehliyeti değerlendirmesinin asli unsurlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu da bu yaklaşımı açık biçimde benimsemiş; sosyal inceleme raporunun alınmasının veya alınmamasına ilişkin gerekçenin kararda gösterilmesinin zorunlu olduğunu, aksi hâlde hükmün hukuka aykırı hâle geleceğini kabul etmiştir (CGK, 20.11.2018, E.2016/6-986, K.2018/554).

Bu içtihadi çizgi, Yargıtay daire kararlarında istikrarlı biçimde sürdürülmektedir. Yargıtay 2. Ceza Dairesi, suça sürüklenen çocuk hakkında sosyal inceleme raporu alınmaksızın veya alınmamasının gerekçesi gösterilmeksizin mahkûmiyet hükmü kurulmasını, kanun yararına bozma nedeni saymış; bu eksikliğin çocuğun algılama ve yönlendirme yeteneğinin sağlıklı biçimde değerlendirilememesine yol açtığını vurgulamıştır (Yargıtay 2. CD, E.2022/14624, K.2023/1258; Yargıtay 2. CD, E.2023/1486, K.2023/929). Aynı yaklaşım Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararlarında da açıkça görülmektedir. Daire, on iki–on beş yaş grubundaki çocuklar bakımından yalnızca adli tıp raporuna dayanılmasını yeterli görmemekte; sosyal inceleme raporunun mutlaka dosyaya kazandırılması gerektiğini, ayrıca her suç bakımından ayrı değerlendirme yapılmasının zorunlu olduğunu belirtmektedir (Yargıtay 9. CD, E.2021/1582, K.2021/8614). Bu kararlar, sosyal inceleme raporunun ceza sorumluluğunun belirlenmesinde tamamlayıcı değil, kurucu bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.

Öte yandan uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir sorun, adli tıp raporları ile sosyal inceleme raporları arasında çelişki bulunmasıdır. Yargıtay 6. Ceza Dairesi, bu tür durumlarda çelişkinin giderilmesini zorunlu görmekte; sosyal inceleme raporunda algılama becerisinin sınırlı olduğu belirtilmesine rağmen adli tıp raporunda tam gelişmişlik yönünde değerlendirme yapılmış olması hâlinde, ilgili ihtisas kurulundan ek rapor alınmadan hüküm kurulmasını bozma nedeni saymaktadır (Yargıtay 6. CD, E.2022/11014, K.2023/9635). Bu yaklaşım, çocuğun ceza ehliyetinin tek bir uzman görüşüne indirgenemeyeceğini; multidisipliner bir değerlendirme gerektirdiğini açıkça göstermektedir.

Anayasa Mahkemesi de çocuklara ilişkin usul güvencelerini değerlendirirken, çocuğun yüksek yararı ilkesini merkeze almakta; çocuğun bireysel özelliklerinin dikkate alınmadığı, yalnızca biçimsel süreçlerle yürütülen yargılamaların anayasal koruma yükümlülüğüyle bağdaşmadığını vurgulamaktadır (AYM, E.2020/79, K.2023/113). Bu bağlamda sosyal inceleme raporu, yalnızca ceza miktarını etkileyen teknik bir belge değil; çocuğun kişiliğinin, sosyal bağlamının ve gelişim düzeyinin yargılamaya taşınmasını sağlayan temel bir güvencedir. Bu noktada özellikle vurgulanmalıdır ki sosyal inceleme raporu, çocuğun ceza adalet sistemi içinde “nesne” değil “özne” olarak görülmesinin araçlarından biridir. Raporsuz bir yargılama, çocuğu soyut bir dosya unsuruna indirgerken; sosyal inceleme, çocuğun yaşam koşullarını, aile ilişkilerini, eğitim durumunu ve psiko-sosyal ihtiyaçlarını görünür kılar. Bu nedenle sosyal inceleme raporu, şekli bir prosedür değil, maddi adaletin ön koşuludur.

Sonuç olarak 5395 sayılı Kanun m.35, Yargıtay içtihatları ve Anayasa Mahkemesi yaklaşımı birlikte değerlendirildiğinde; sosyal inceleme raporu, çocuğun ceza ehliyeti değerlendirmesinin vazgeçilmez bileşeni hâline gelmiştir. Bu raporun alınmaması veya gerekçesiz şekilde dışlanması, yalnızca usule ilişkin bir eksiklik değil; çocuğun yüksek yararının ihlali anlamına gelmektedir.

4. Çocuğun Fail Algısı ve Suçun Hukuki Niteliği

Çocuk ceza adaletinde en kritik kavşak noktalarından biri, çocuğun gerçekleştirdiği fiili nasıl algıladığı ile bu fiilin hukuki nitelendirilmesi arasındaki ilişkidir. Türk Ceza Kanunu, özellikle on iki-on beş yaş grubundaki çocuklar bakımından, yalnızca fiilin maddi gerçekleşmesini değil; çocuğun bu fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama kapasitesini de ceza sorumluluğunun asli unsuru hâline getirmiştir (TCK m.31/2). Bu yaklaşım, klasik ceza hukuku öğretisindeki “kusur yeteneği” kavramının çocuklar bakımından özel olarak yeniden yapılandırılması anlamına gelmektedir. Çocuk açısından fail olma hâli, yetişkin failden farklı olarak salt objektif davranışa değil; sübjektif algıya, gelişim düzeyine ve sosyal bağlama bağlıdır. Bu nedenle çocuğun eylemi ile suç tipi arasındaki bağ, mekanik biçimde kurulamaz.

Yargıtay içtihatları bu noktada özellikle “algılama ve yönlendirme yeteneği” kavramını merkezine almaktadır. Nitekim Yargıtay 6. Ceza Dairesi, suça sürüklenen çocuğun fiilin hukuki anlamını algılama yeteneğine ilişkin sosyal inceleme raporu ile adli tıp raporu arasında çelişki bulunması hâlinde, bu çelişki giderilmeden hüküm kurulmasını açık bir hukuka aykırılık olarak değerlendirmiştir (Yargıtay 6. CD, E.2022/11014, K.2023/9635). Bu yaklaşım, çocuğun fail sıfatının yalnızca kronolojik yaşa indirgenemeyeceğini; psiko-sosyal değerlendirmeyle birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Fail algısının hukuki nitelendirmeye etkisi, özellikle çok failli ve bileşik suç tiplerinde daha belirgin hâle gelmektedir. Yargıtay 6. Ceza Dairesinin nitelikli yağma dosyasında verdiği kararda, çocukların ahırdan kaz çalma eylemi sırasında mağdurun yaralanması üzerine fiilin bir bütün hâlinde yağma suçunu oluşturduğu kabul edilmiş; ancak çocuklardan biri bakımından algılama yeteneğine ilişkin sosyal inceleme raporu ile adli tıp raporu arasındaki çelişkinin giderilmemesi bozma nedeni yapılmıştır (Yargıtay 6. CD, E.2022/11014, K.2023/9635). Bu karar, suç vasfının belirlenmesinde yalnızca olay örgüsünün değil, çocuğun bu örgü içindeki rolünün ve algısının da dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Benzer biçimde Yargıtay 2. Ceza Dairesi, konut içinden çanta alınmasına ilişkin olayda, suça sürüklenen çocuğun evde bulunan çantanın misafire ait olduğunu bilebilecek durumda olmadığı gerekçesiyle, farklı mağdurlara yönelik ayrı ayrı suç kurulamayacağını; eylemin tek bir tamamlanmış nitelikli hırsızlık suçunu oluşturduğunu kabul etmiştir (Yargıtay 2. CD, E.2023/1486, K.2023/929). Bu içtihat, çocuğun fail algısının doğrudan suç sayısına ve hukuki nitelendirmeye etki ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Aynı doğrultuda Yargıtay, suça sürüklenen çocuğun mağdurun konutuna girerken hangi eşyaya yönelik kast taşıdığının belirlenmesini, suçun teşebbüs mü yoksa tamamlanmış hâl mi olduğunun tayininde belirleyici kabul etmektedir. Çocuğun kastının somut olarak ortaya konulamadığı hâllerde, farklı mağdurlar yönünden ayrı ayrı mahkûmiyet kurulması fazla ceza tayini olarak değerlendirilmiştir (Yargıtay 2. CD, E.2023/1486, K.2023/929).

Fail algısının hukuki nitelendirmeye etkisi yalnızca malvarlığı suçlarıyla sınırlı değildir. Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda da Yargıtay, suça sürüklenen çocuğun mağdurun yaşını bilip bilmediğini, fiilin hukuki anlamını kavrayıp kavramadığını ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin gelişmiş olup olmadığını özellikle araştırmaktadır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, on iki-on beş yaş grubundaki çocuklar bakımından TCK m.31/2 kapsamında yeterli değerlendirme yapılmadan, ayrıca sosyal inceleme raporu alınmaksızın mahkûmiyet kurulmasını bozma nedeni saymıştır (Yargıtay 9. CD, E.2021/1582, K.2021/8614). Bu çerçevede çocuğun fail algısı, ceza sorumluluğunun varlığı kadar suçun türünü, sayısını ve ağırlığını da doğrudan belirleyen bir parametre hâline gelmektedir. Çocuk, fiili yetişkin gibi “bilerek ve isteyerek” gerçekleştirmiş görünse dahi, hukuki anlamı kavrama düzeyi yeterince ortaya konulmadıkça suç vasfının kesin biçimde tayin edilmesi mümkün değildir. Anayasal düzeyde bakıldığında da bu yaklaşım, eşitlik ilkesinin maddi boyutuyla uyumludur. Çocuklar için alınan özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı Anayasa’nın 10. maddesinde açıkça düzenlenmiş olup, çocukların gelişimsel farklılıklarının ceza hukuku değerlendirmesine yansıtılması anayasal bir zorunluluktur (AYM, E.2024/125, K.2025/178, 10.09.2025, §54).

Sonuç itibarıyla çocuk ceza hukukunda suçun hukuki niteliği, yalnızca objektif fiil tipolojisine dayanılarak belirlenemez. Çocuğun fail algısı; kastın kapsamını, suçun bütünlük arz edip etmediğini, mağdur sayısını ve hatta suçun teşebbüs aşamasında kalıp kalmadığını etkileyen temel bir ölçüttür. Yargıtay içtihatları, bu algının sosyal inceleme raporu, adli tıp değerlendirmeleri ve olayın somut koşulları birlikte ele alınmadan yapılacak nitelendirmelerin maddi gerçeği yansıtmayacağını açık biçimde ortaya koymaktadır.

5. Çocuğun Mağdur Olduğu Suçlarda Devletin Pozitif Yükümlülüğü 

Çocuğun mağdur olduğu suçlarda ceza adalet sistemi yalnızca failin cezalandırılmasıyla sınırlı değildir. Bu alanda devletin sorumluluğu, Anayasa, uluslararası sözleşmeler ve iç hukuk düzenlemeleri çerçevesinde “pozitif yükümlülük” anlayışı temelinde şekillenmektedir. Bu yaklaşım, devletin yalnızca ihlallerden kaçınmasını değil; aynı zamanda çocuğu koruyacak etkili önleyici, soruşturucu ve iyileştirici mekanizmaları kurmasını da zorunlu kılar. Anayasa’nın 10. maddesi, çocuklar için alınacak özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını açıkça düzenlemiş; böylece çocuklara yönelik koruyucu politikaların anayasal temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda Anayasa’nın 41. maddesi devlete, çocuğun korunması ve gelişiminin sağlanması yönünde açık görev yüklemektedir. Bu normatif çerçeve, ceza hukuku bakımından da devletin pasif bir hakem değil, aktif bir koruyucu aktör olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu pozitif yükümlülük özellikle çocuğun kamu kurumlarının gözetimi altında bulunduğu hâllerde daha da yoğunlaşır. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin Denizli Çocuk Yuvası’nda meydana gelen olaylara ilişkin kararında, bakıcı olarak görev yapan sanığın bebek ve küçük çocuklara yönelik sistematik şiddet içeren davranışları “bir bütün hâlinde eziyet suçu” olarak nitelendirilmiş; kurum içinde uzun süre devam eden ihlallerin kamera kayıtları, tanık anlatımları ve bilirkişi raporlarıyla sabit olduğu vurgulanmıştır (Yargıtay 8. CD, E.2016/8491, K.2018/563). Bu karar, yalnızca bireysel failin değil, aynı zamanda kurumsal denetim mekanizmalarının yetersizliğinin de suçun sürekliliğine zemin hazırladığını dolaylı biçimde ortaya koymaktadır. Söz konusu içtihat, çocuğun devlet koruması altındayken maruz kaldığı kötü muamelelerde, “öngörülebilir risk” kavramının önemini de gündeme getirmektedir. Tanık beyanlarına göre sanık hakkında daha önce birçok yazılı ikaz yapılmış olmasına rağmen etkin bir idari müdahalede bulunulmaması, devletin önleyici yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmediğini göstermektedir (Yargıtay 8. CD, E.2016/8491, K.2018/563). Bu tür durumlarda cezai sorumluluk bireysel faille sınırlı kalmamakta; kurumsal ihmal de hukuki değerlendirmeye konu olmaktadır.

Çocuğun cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda mağdur olması hâlinde devletin yükümlülükleri daha da ağırlaşmaktadır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin çeşitli kararlarında, uzun yargılama süreçleri sonunda dava zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilmesi, çocuk mağdur açısından “ikincil mağduriyet” riskini artıran bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır (Yargıtay 9. CD, E.2021/13322, K.2022/2318; Yargıtay 9. CD, E.2025/1406, K.2025/5102). Bu kararlar, maddi gerçeğe ulaşma amacıyla etkin ve makul sürede yürütülmeyen yargılamaların, devletin koruma yükümlülüğüyle bağdaşmadığını göstermektedir. Özellikle 2025 tarihli kararda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sürecinde geçen zamanın ardından olağanüstü zamanaşımının dolduğu gerekçesiyle kamu davasının düşmesi, çocuk mağdur bakımından ceza adaletinin fiilen işlevsiz kalmasına yol açmıştır (Yargıtay 9. CD, E.2025/1406, K.2025/5102). Bu durum, usul kurumlarının çocuk mağdurun üstün yararı perspektifiyle yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Devletin pozitif yükümlülüğü yalnızca ceza soruşturmasının yürütülmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda delillerin toplanması, mağdurun korunması, psikososyal destek sağlanması ve failin yeniden suç işlemesini önleyici tedbirlerin alınmasını da kapsar. Kurumsal ihmallerin söz konusu olduğu dosyalarda, kamera kayıtlarının geç incelenmesi, sosyal hizmet birimlerinin yetersiz müdahalesi veya denetim mekanizmalarının işlememesi, çocuğun maruz kaldığı zararın derinleşmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda çocuk mağduriyetinde devletin sorumluluğu üç katmanlıdır: önleme, etkili soruşturma ve telafi. Önleme aşamasında riskli ortamların tespiti ve denetimi; soruşturma aşamasında hızlı, bağımsız ve kapsamlı ceza yargılaması; telafi aşamasında ise mağdur çocuğa yönelik rehabilitasyon ve destek hizmetleri zorunludur. Yargıtay içtihatları, özellikle kamu kurumlarında meydana gelen vakalarda bu üçlü yükümlülüğün bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir (Yargıtay 8. CD, E.2016/8491, K.2018/563).

Sonuç olarak çocuğun mağdur olduğu suçlarda devlet, yalnızca yargılama yapan bir otorite değil; aynı zamanda riskleri öngören, ihlalleri önleyen ve mağduriyetleri gideren aktif bir koruyucu aktördür. Kurumsal sorumluluk anlayışı, bireysel failin ötesine geçerek sistemsel eksiklikleri de görünür kılmakta; çocuk ceza adaletinin insan hakları temelli yeniden yapılandırılmasının zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

6. Zamanaşımı, Yargılamanın Etkinliği ve Çocuk Adaletinde Yapısal Sorunlar

Çocuk ceza adalet sisteminde zamanaşımı kurumunun uygulanışı, yalnızca teknik bir muhakeme meselesi değil; doğrudan doğruya çocuğun korunması, adalete erişimi ve devletin pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilip getirilmediğiyle bağlantılı yapısal bir sorundur. Özellikle çocuğun mağdur olduğu suçlarda, uzun süren soruşturma ve kovuşturma süreçleri sonunda davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engellemekte ve ceza adaletinin caydırıcı işlevini zayıflatmaktadır. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2022 tarihli kararında, olay tarihinde 12–15 yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuğun eylemi bakımından uygulanması gereken dava zamanaşımı süresinin dolduğu tespit edilerek kamu davasının düşmesine karar verilmiştir (Yargıtay 9. CD, E.2021/13322, K.2022/2318). Benzer biçimde 2025 tarihli başka bir kararda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sürecinde geçen zamanın da hesaba katılmasıyla olağanüstü zamanaşımının dolduğu kabul edilmiş ve çocuk mağdura ilişkin cinsel istismar davası düşürülmüştür (Yargıtay 9. CD, E.2025/1406, K.2025/5102).

Bu kararlar, zamanaşımının çocuk adaleti bakımından ne derece kritik sonuçlar doğurduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar gibi mağdurun suskun kalabildiği, travma nedeniyle gecikmeli başvuruların yaygın olduğu alanlarda, yargılamanın makul sürede tamamlanamaması fiilen cezasızlık sonucunu doğurmaktadır. Bu durum, Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan çocuklara yönelik koruyucu tedbirlerin etkinliğiyle bağdaşmadığı gibi, devletin pozitif yükümlülük anlayışıyla da çelişmektedir.

Yargıtay 7. Ceza Dairesinin suça sürüklenen çocuk hakkında kaçakçılık suçuna ilişkin verdiği kararda ise, ilk derece mahkemesinin zamanaşımı süresinin henüz dolmadığını gözetmeden davayı düşürmesi hukuka aykırı bulunmuş ve hüküm bozulmuştur (Yargıtay 7. CD, E.2025/2249, K.2025/10091). Bu içtihat, zamanaşımının hem yanlış erken uygulanmasının hem de geç uygulanmasının çocuk adaletinde ciddi hak ihlallerine yol açabileceğini göstermektedir. Burada dikkat çekici olan husus, zamanaşımı hesaplamalarının çoğu dosyada karmaşık bir usul tartışmasına dönüşmesi ve yargılamanın esasından uzaklaşmasıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, bozma sonrası yargılama, durma süreleri ve olağanüstü zamanaşımı gibi teknik kavramlar, özellikle çocukların taraf olduğu davalarda süreci daha da uzatmakta; bu da gerek mağdur gerekse suça sürüklenen çocuk bakımından hukuki belirsizliği derinleştirmektedir.

Bu yapısal sorunun bir diğer boyutu da yargılamanın etkinliğidir. Etkin yargılama yalnızca hüküm kurmak anlamına gelmez; delillerin zamanında toplanması, uzman raporlarının gecikmeksizin alınması ve dosyanın sürüncemede bırakılmaması anlamına gelir. Çocuğun mağdur olduğu dosyalarda geçen uzun yıllar, mağdurun psikolojik iyileşmesini zorlaştırmakta; suça sürüklenen çocuk bakımından ise rehabilitasyon imkânlarını fiilen ortadan kaldırmaktadır.

Zamanaşımı kararlarının yoğunluğu, çocuk adalet sisteminde yapısal bir kapasite sorununa işaret etmektedir. Bu sorun, yalnızca hâkim veya savcıların bireysel performansıyla açıklanamaz; uzman personel eksikliği, sosyal inceleme süreçlerinin gecikmesi, adli tıp raporlarının uzun sürede düzenlenmesi ve çocuklara özgü yargılama usullerinin yeterince işletilememesi gibi sistemsel faktörlerle birlikte değerlendirilmelidir. Bu bağlamda zamanaşımı, çocuk ceza adaletinde “istisnai bir sonlandırma kurumu” olmaktan çıkarak, fiili bir tasfiye mekanizmasına dönüşme riski taşımaktadır. Oysa çocuk mağdur bakımından adalete erişim, suça sürüklenen çocuk bakımından ise bireyselleştirilmiş ceza ve iyileştirme yaklaşımı, ancak makul sürede sonuçlanan yargılamalarla mümkün olabilir.

Sonuç olarak, Yargıtay içtihatlarında açıkça görüldüğü üzere zamanaşımı uygulamaları, çocuk adalet sisteminin en kırılgan alanlarından biridir. Bu alanda çözüm, yalnızca sürelerin uzatılması değil; çocuklara özgü uzmanlaşmış mahkemelerin güçlendirilmesi, dosya yönetiminin hızlandırılması ve erken aşamada etkin delil toplama mekanizmalarının kurulmasıyla mümkündür. Aksi hâlde, hem mağdur çocuk hem de suça sürüklenen çocuk açısından ceza adaleti sistemi telafi edilemez güven kaybına uğramaktadır.

7. Çocuğun Mağdur ve Tanık Olarak Yargılamadaki Konumu

Çocukların ceza yargılamasında mağdur veya tanık sıfatıyla yer aldığı durumlar, klasik delil toplama mantığının ötesinde, özel usul güvenceleri gerektiren hassas bir alanı temsil etmektedir. Bu alan, yalnızca bireysel korunma ihtiyacına değil; aynı zamanda devletin etkin soruşturma yürütme, ikincil travmayı önleme ve çocuğun üstün yararını gözetme yönündeki pozitif yükümlülüklerine temas etmektedir. Türk ceza muhakemesi sistemi bu hassasiyeti normatif düzeyde kabul etmiş görünmekle birlikte, uygulamada parçalı, gecikmeli ve çoğu zaman şekli kalan bir koruma rejimi ortaya çıkmaktadır.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda çocuğun mağdur veya tanık olarak yer aldığı yargılamalara özgü çeşitli düzenlemeler öngörülmüştür. CMK m.236, çocuk mağdurların ve tanıkların ifadelerinin mümkün olduğunca uzman eşliğinde alınmasını, uygun ortamda dinlenmesini ve tekrar eden beyan süreçlerinden korunmasını hedeflemektedir. Aynı doğrultuda, tanığın korunmasına ilişkin genel çerçeveyi çizen CMK m.52, çocuklar bakımından genişletici yorumlanması gereken bir güvence alanı sunmaktadır. Bu düzenlemelerin ortak amacı, çocuğun beyanının tek seferde, güvenli ve destekleyici bir ortamda alınması; çapraz sorgu benzeri yüzleştirici yöntemlerin sınırlanması ve çocuğun adli sürecin aktif bir öznesi değil, korunması gereken bir birey olarak ele alınmasıdır.

Ne var ki uygulamada bu güvencelerin büyük ölçüde şekli kaldığı görülmektedir. Çocuğun ifadesinin farklı aşamalarda tekrar tekrar alınması, kolluk-savcılık-mahkeme üçgeninde aynı olayın farklı kişilerce yeniden sorgulanması ve uzman eşliğinin istisnai hale gelmesi, CMK’nın öngördüğü “tek seferde ifade” ilkesini fiilen işlevsizleştirmektedir. Bu durum, çocuğun yaşadığı travmanın yargılama süreci boyunca yeniden üretilmesine yol açmakta; ikincil mağduriyet yapısal bir sorun haline gelmektedir. Bu noktada Çocuk İzlem Merkezleri (ÇİM), teorik olarak sistemin merkezî koruma mekanizması olarak tasarlanmıştır. Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda faaliyet gösteren ÇİM’ler, çocuğun beyanının adli görüşme teknikleri kullanılarak, uzmanlar eşliğinde ve tek merkezde alınmasını amaçlamaktadır. Modelin temel varsayımı; adli, psikolojik ve sosyal değerlendirmelerin bütüncül biçimde yürütülmesi ve çocuğun farklı kurumlar arasında dolaştırılmamasıdır. Ancak Türkiye pratiğinde ÇİM’lerin coğrafi sınırlılığı, personel yetersizliği ve adli makamlarla kurulan zayıf entegrasyon nedeniyle bu merkezlerin çoğu zaman yalnızca teknik bir durak haline geldiği görülmektedir. Çocuğun ifadesi ÇİM’de alınsa dahi, sonraki aşamalarda yeniden dinlenmesi yaygın bir uygulamaya dönüşmüş; böylece ÇİM modeli, ikincil travmayı önleyici asli işlevini büyük ölçüde yitirmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, çocuk mağdurların ve tanıkların korunmasını devletin pozitif usul yükümlülüğünün ayrılmaz bir parçası olarak ele almaktadır. Mahkeme, özellikle cinsel suçlar bağlamında geliştirdiği içtihatlarda, soruşturma ve kovuşturmanın yalnızca biçimsel olarak yürütülmesini yeterli görmemekte; sürecin mağdurun kırılganlığını dikkate alan, etkili ve duyarlı bir şekilde işletilmesini aramaktadır. M.C. v. Bulgaria kararında Mahkeme, çocuğa yönelik cinsel saldırı iddialarında devletin pasif kalamayacağını, delil toplama yükümlülüğünün aktif biçimde yerine getirilmesi gerektiğini vurgulamış; mağdurun yaşının ve psikolojik durumunun soruşturma yöntemlerini belirlemesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Benzer şekilde S.N. v. Sweden kararında, çocuğun faille yüz yüze gelmeye zorlanmasının ve uygun destek mekanizmaları olmaksızın sorgulanmasının adil yargılanma dengesi içinde dahi kabul edilemeyeceği belirtilmiştir.

Bu içtihatlar ışığında değerlendirildiğinde, Türk ceza muhakemesi sisteminin temel sorunu norm eksikliğinden ziyade uygulama kapasitesinin zayıflığıdır. CMK hükümleri ve ÇİM modeli teorik olarak AİHM standartlarıyla uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Ancak yargılamaların uzun sürmesi, zamanaşımına yaklaşan dosyalar, tekrar eden ifade süreçleri ve kurumsal koordinasyon eksikliği, çocuğun üstün yararı ilkesini fiilen aşındırmaktadır. Önceki bölümlerde ele alındığı üzere zamanaşımı kurumunun çocuk mağduriyetleri bakımından yarattığı yapısal risk (Yargıtay 9. CD, 2022/2318; 2025/5102) ile sosyal inceleme ve uzman değerlendirmelerinin ihmal edilmesi (Yargıtay 2. CD, 2023/1258; Yargıtay 9. CD, 2021/8614), bu kırılganlığın farklı tezahürleridir.

Sonuç itibarıyla çocuk mağdur ve tanıkların korunmasına ilişkin mevcut sistem, normatif olarak “çocuk merkezli” görünmekle birlikte, pratikte hâlâ yetişkin ceza muhakemesi refleksleriyle işlemektedir. Çocuğun beyanı çoğu zaman yalnızca delil üretme aracı olarak ele alınmakta; psikolojik bütünlüğü, yargılamanın tali bir unsuru haline gelmektedir. Oysa AİHM standartları ve iç hukukta öngörülen mekanizmalar birlikte değerlendirildiğinde, çocukların ceza yargılamasında korunması tali bir sosyal politika değil, doğrudan hukuki bir yükümlülük olarak ele alınmalıdır.

8. Ceza Hukukunda Çocuk Merkezli Yaklaşımın Sınırları ve İyileştirme Alanları

Bu çalışma boyunca ceza hukuku sisteminde çocuğun hem fail hem mağdur hem de tanık sıfatıyla yer aldığı durumlar, normatif çerçeve ile yargısal uygulama arasındaki gerilim hattı üzerinden ele alınmıştır. İnceleme, mevzuat düzeyinde çocuk merkezli bir yaklaşımın benimsendiğini; ancak uygulamada bu yaklaşımın büyük ölçüde şekli kaldığını ortaya koymaktadır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu birlikte değerlendirildiğinde, çocuğa özgü çok katmanlı bir koruma rejimi öngörüldüğü görülmektedir. Ceza ehliyeti bakımından yaşa bağlı farklılaştırılmış sorumluluk modeli (TCK m.31), sosyal inceleme raporu zorunluluğu (5395 s. Kanun m.35), çocuk mağdur ve tanıklar için özel ifade usulleri (CMK m.236) ve Çocuk İzlem Merkezleri bu mimarinin temel unsurlarıdır. Ancak Yargıtay içtihatları, bu normatif yapının sahada istikrarlı biçimde işletilemediğini açık biçimde göstermektedir.

Özellikle suça sürüklenen çocuklar bakımından sosyal inceleme raporunun alınmaması veya gerekçesiz biçimde dışlanması, çocuğun fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama kapasitesinin soyut varsayımlarla değerlendirilmesine yol açmaktadır (Yargıtay 2. CD, 2023/1258; Yargıtay 9. CD, 2021/8614). Bu durum, çocuk ceza sorumluluğunu bireyselleştirme amacını fiilen ortadan kaldırmakta; yargılama süreci yetişkin sanık mantığına indirgenmektedir. Aynı şekilde, çocuğun fail algısının yanlış kurulması veya tek fiilin birden fazla suç olarak parçalanması suretiyle fazla ceza tayin edilmesi, çocuk adaletinde ölçülülük ilkesini zedeleyen uygulamalara örnek teşkil etmektedir (Yargıtay 2. CD, 2023/929).

Çocuğun mağdur olduğu dosyalarda ise sistemin en kırılgan yönü, zamanaşımı ve yargılamanın etkinliği arasındaki yapısal gerilimdir. Paylaşılan kararlar, özellikle cinsel suçlar bakımından uzun süren soruşturmalar ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi ara kurumlar nedeniyle kamu davalarının zamanaşımıyla düşebildiğini göstermektedir (Yargıtay 9. CD, 2022/2318; 2025/5102). Bu tablo, mağdur çocuğun adalete erişim hakkını fiilen anlamsızlaştırmakta ve devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getiremediğini ortaya koymaktadır. Burada sorun münferit dosya hatalarından ziyade, çocuk mağduriyetlerini önceliklendiremeyen yargısal işleyiştir.

Çocuk mağdur ve tanıkların korunmasına yönelik CMK hükümleri ve Çocuk İzlem Merkezleri modeli teorik olarak AİHM standartlarıyla uyumlu bir çerçeve sunsa da uygulamada parçalı bir yapı sergilemektedir. Çocuğun ifadesinin farklı mercilerde tekrar tekrar alınması, uzman eşliğinin istisnai hale gelmesi ve ÇİM’lerin bütüncül merkezler yerine teknik duraklara dönüşmesi, ikincil travmayı sistematik bir olguya dönüştürmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin M.C. v. Bulgaria ve S.N. v. Sweden kararlarında vurguladığı üzere, çocuk mağdurlar bakımından devletin yükümlülüğü yalnızca yargılama açmakla sınırlı olmayıp, süreci çocuğun kırılganlığını esas alan aktif ve duyarlı yöntemlerle yürütmeyi de kapsamaktadır. Türk uygulaması ise bu standartlara henüz yapısal düzeyde yaklaşabilmiş değildir.

Bu noktada ortaya çıkan temel sorun, Türk ceza hukukunda çocuğa ilişkin korumanın normatif olarak güçlü, kurumsal olarak dağınık ve uygulama bakımından zayıf olmasıdır. Sistem, çocuğu teoride merkeze almakta; pratikte ise hâlâ yetişkin ceza adaletinin refleksleriyle işlemektedir. Sosyal inceleme raporu çoğu zaman formaliteye dönüşmekte, ÇİM modeli yargısal sürece entegre edilememekte, zamanaşımı çocuk mağduriyetlerinde yapısal bir cezasızlık aracına dönüşmektedir. Bu çerçevede çocuk merkezli ceza adaletinin güçlendirilmesi için üç temel iyileştirme alanı öne çıkmaktadır. Birincisi, sosyal inceleme raporu ve psikososyal değerlendirmelerin istisna değil kural haline getirilmesi ve rapor alınmamasının ciddi bir hukuki sakatlık olarak ele alınmasıdır. İkincisi, çocuk mağdur dosyalarında zamanaşımı rejiminin yeniden düşünülmesi ve yargılamanın hızlandırılmasına yönelik özel usul mekanizmalarının geliştirilmesidir. Üçüncüsü ise Çocuk İzlem Merkezlerinin yalnızca ifade alınan yerler değil, soruşturma ve kovuşturmayı yönlendiren merkezî aktörler haline getirilmesidir.

Sonuç olarak Türk ceza hukuku, çocuk alanında ileri sayılabilecek normatif araçlara sahip olmakla birlikte, bu araçları tutarlı bir sistem mimarisi içinde işletmekte zorlanmaktadır. Çocuğun üstün yararı ilkesi, hâlen çoğu dosyada soyut bir referans olarak kalmakta; somut yargısal pratiğe yeterince nüfuz edememektedir. Gerçek anlamda çocuk merkezli bir ceza adaleti için ihtiyaç duyulan şey yeni kavramlar değil, mevcut normların kararlılıkla uygulanması, kurumsal entegrasyonun sağlanması ve çocuğun yalnızca hukukun konusu değil, öznesi olarak kabul edildiği bir yargı kültürünün inşa edilmesidir.

© 2026 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.

Referans: Bıçak, Vahit (2026) “Suç ve Ceza Adalet Sisteminde Çocuk”, https://www.bicakhukuk.com/suc-ceza-adalet-sisteminde-cocuk/ Prgf . __., Erişim Tarihi: …,

/ Ceza Hukuku, Görüşler / Düşünceler, Görüşler / Düşünceler / Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Comments

No comments yet.

Send Comment