Suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları, TCK m. 220 kapsamında yalnızca soyut veya gevşek bir birlikteliği değil; süreklilik, hiyerarşik yapı ve ortak suç iradesi etrafında şekillenen kurumsal nitelikte bir organizasyonu gerektirir. Örgüt kavramının maddi ve manevi unsurlarının varlığı, özellikle organik bağın somut olgularla ortaya konulması suretiyle tespit edilmelidir. Nitekim Yargıtay içtihatları, tekil ve dağınık eylemlerin ya da salt sempati düzeyinde kalan davranışların örgüt üyeliği için yeterli olmadığını açık ve istikrarlı biçimde ortaya koymaktadır. Bu çerçevede TCK m. 220’de düzenlenen örgüt kurma ve örgüte üyelik fiilleri ile örgüte yardım etme veya üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme hâlleri arasında kademeli, işlevsel ve net bir ayrım yapılması zorunludur. Aksi yöndeki genişletici ve sınırları belirsiz nitelendirmeler, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesini zedeleme ve cezai sorumluluğu öngörülemez hâle getirme riski taşımaktadır.Anayasal ilkeler, özellikle ölçülülük, kanunilik ve masumiyet karinesi, örgüt suçlarının yorumunda dar, temkinli ve delil merkezli bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Uygulamada sıkça karşılaşılan nitelendirme hatalarının önemli bir bölümü, organik bağın varsayıma dayalı biçimde kabul edilmesinden ve eylemlerin örgütsel bağlam içinde yeterince tartışılmamasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, TCK m. 220’nin dar yorum ilkesi doğrultusunda uygulanmasına ilişkin hukuki analiz ve savunma stratejileri, Bıçak Hukuk tarafından içtihat temelli, sistematik ve titiz bir yaklaşımla ele alınmaktadır.
Suç İşlemek Amacıyla Örgütsel Faaliyet Suçları
Kavramsallaştırma
Ceza yargılamasında örgüt suçları, tek tek fiillerin cezalandırılmasından ibaret olmayıp; örgütlenme olgusunun bütünü, failin bu yapı ile kurduğu ilişkinin niteliği ve bu ilişkinin hangi eylem türleriyle somutlaştığı dikkate alınarak değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir alanı ifade etmektedir. Özellikle suç işlemek amacıyla kurulan örgütler bakımından, ceza sorumluluğunun hangi aşamada başladığı, hangi davranışların örgütsel bağ kapsamında kaldığı ve hangi noktada bireysel suç sınırının aşıldığı sorunu, uygulamada süreklilik arz eden tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Bu bağlamda Yargıtay Ceza Genel Kurulu, örgüt suçlarında belirleyici ölçütün, failin örgütle organik bir bağ kurup kurmadığı; bu bağın süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kriterlerini karşılayıp karşılamadığı olduğunu vurgulamakta ve değerlendirmelerin tekil eylemlerden ziyade örgütsel bağlam içinde yapılması gerektiğini kabul etmektedir (YCGK, 24.04.2017, E.2015/3, K.2017/3).
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi; (1) suç işlemek amacıyla örgüt kurma, (2) yönetme, (3) örgüte üye olma, (4) örgüte yardım etme, (5) örgüt adına suç işleme ve (6) propaganda yapma gibi farklı yoğunluk ve nitelikteki fiilleri ayrı ayrı düzenlemektedir. Bununla birlikte, bu fiillerin tamamı aynı örgütsel yapı ve amaç etrafında ortaya çıkmakta; ancak uygulamada çoğu zaman birbirine karıştırılmakta veya yanlış nitelendirilmektedir. Nitekim Yargıtay 3. Ceza Dairesi, birçok kararında bu fiiller arasında yapılması gereken ayrımın göz ardı edilmesinin hatalı mahkûmiyetlere yol açabileceğine açıkça dikkat çekmektedir (Yarg. 3. CD, 30.06.2025, E.2022/30911, K.2025/19549).
Bu noktada, TCK m. 220’de düzenlenen dağınık fiil tiplerini ortak bir değerlendirme zemini üzerinde ele alabilmek amacıyla “suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları” kavramı tarafımızdan önerilmektedir. Suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları; suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütle bağlantılı olarak, failin örgütle kurduğu bağın niteliği ve yoğunluğuna göre değişen biçimlerde ortaya çıkan örgüt kurma, yönetme, üyelik, örgüte yardım, örgüt adına suç işleme ve benzeri fiillerin, tekil eylemlerden ziyade örgütsel bağlam içindeki fonksiyonel konumları esas alınarak birlikte değerlendirilmesini ifade eden doktrinel bir üst kavramdır.
Bu çalışmada, TCK m. 220’de yer alan söz konusu fiil tiplerini açıklayıcı ve sistematik bir çerçeve içinde değerlendirebilmek amacıyla “suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları” kavramı kullanılmaktadır. Bu kavram, Türk Ceza Kanunu’nda müstakil bir suç tipi olarak düzenlenmiş olmayıp; suç işlemek amacıyla kurulan bir örgütle bağlantılı olarak ortaya çıkan farklı fiil türlerini açıklamak üzere geliştirilen doktrinel bir üst kavram niteliği taşımaktadır. Yargıtay içtihatlarında da, örgüt suçlarına ilişkin değerlendirmelerin tekil eylemler üzerinden değil, eylemlerin örgütsel bağlam içindeki fonksiyonel konumu dikkate alınarak yapılması gerektiği açıkça ifade edilmektedir (Yarg. 3. CD, 04.04.2023, E.2021/15666, K.2023/1871).
“Suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları” kavramı; örgüt kurma, yönetme ve üyelik gibi hiyerarşik bağın güçlü olduğu fiiller ile örgüte yardım veya örgüt adına suç işleme gibi daha sınırlı bağ içeren davranışların, aynı örgütsel bağlam içinde fakat farklı düzeylerde ortaya çıkan faaliyetler olduğunu görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bu yönüyle kavram, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun örgüt üyeliği bakımından benimsediği, “örgüt iradesine teslimiyet” ve “verilen her türlü talimatı sorgulamaksızın yerine getirmeye hazır olma” ölçütleriyle de doğrudan uyumludur (YCGK, 24.04.2017, E.2015/3, K.2017/3).
Bununla birlikte, bu kavramsallaştırmanın kanunilik ve belirlilik ilkeleriyle uyumlu biçimde uygulanması zorunludur. Nitekim Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararlarında, örgüt üyeliği için aranan organik bağın bulunmadığı hâllerde, eylemlerin en fazla yardım veya sempati düzeyinde değerlendirilebileceği; sırf düşünsel yakınlık, sosyal temas veya pasif davranışların örgütsel faaliyet olarak kabul edilemeyeceği açıkça belirtilmektedir (Yarg. 3. CD, 30.06.2025, E.2022/30911, K.2025/19549).
Bu bağlamda yazının devamında; suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun unsurları, örgüt kavramının ceza hukuku bakımından sınırları, “organik bağ” ölçütü, TCK m. 220/6 ve 220/7 hükümleriyle üyelik arasındaki ayrımlar ile Yargıtay içtihatları ışığında uygulamada sıkça yapılan hatalar, “suç işlemek amacıyla örgütsel faaliyet suçları” kavramı çerçevesinde sistematik olarak ele alınacaktır.
Olgu Analizi
TCK m. 220, ceza hukukunda “örgütlü suçluluk” ile “birlikte suç işleme” arasındaki çizgiyi çizen temel düzenlemelerden biridir. Bu çizgi doğru kurulmadığında, aynı olgu seti bir dosyada “müşterek faillik/iştirak” olarak değerlendirilebilecekken, başka bir dosyada “örgüt” başlığı altında daha ağır bir nitelendirmeye taşınabilmekte; böylece ceza adaletinin öngörülebilirlik, kanunilik ve ölçülülük ilkeleri bakımından önemli riskler doğmaktadır (TCK 2; AİHS m. 7; Anayasa m. 38).
Bu yazı, odağını TCK m. 220’de tutarak şunu hedefler: “örgüt” kavramının pratikte hangi olgusal kalıplar üzerinden genişletildiğini, Yargıtay’ın özellikle son dönemdeki bazı kararlarında bu genişlemeye karşı hangi sınırlandırıcı uyarıların öne çıktığını ve TCK m. 220’nin kendi dogmatiği içinde nasıl daha tutarlı bir çerçeve kurulabileceğini göstermeye çalışır (TCK 220; CMK 217). TCK m. 314’e ilişkin içtihatlar ve kavramlar ise yalnızca zorunlu olduğunda, TCK m. 220 bakımından yanlış aktarım riskini ve “organik bağ – süreklilik/çeşitlilik/yoğunluk” kriterlerinin nasıl dikkatle kullanılmasını gerektiğini göstermek için sınırlı biçimde devreye alınacaktır (TCK 314; Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549).
Yargısal pratikte ortaya çıkan temel olgu: TCK m. 220’nin “yedek norm” gibi kullanılması
Uygulamada en sık karşılaşılan olgu, TCK m. 220’nin kendi bağımsız unsurları üzerinden değil; daha çok “örgüt” etiketini mümkün kılan bir çerçeve olarak, bazen de başka nitelendirmelerin tamamlayıcısı gibi işletilmesidir (TCK 220). Bu durum, iki ayrı düzlemde kendini gösterir.
Birinci düzlem, “örgüt var mı?” sorusunun, çoğu kez örgütün somut yapısal göstergeleri (hiyerarşi, rol dağılımı, süreklilik, amaç suçlar etrafında düzenli işleyiş vb.) üzerinden kurulması gerekirken, daha ziyade failin ilişki ağına, sosyal temaslarına veya genel kanaatlere dayalı biçimde cevaplandırılmasıdır (TCK 220/1; CMK 217). Bu yaklaşımda “örgüt”, olgusal olarak gösterilmesi gereken bir yapı olmaktan çıkıp, dosyadaki bazı bulguların etrafında kurulan bir yorum kategorisine dönüşür.
İkinci düzlem, “üyelik-yardım-örgüt adına suç işleme” ayrımının, TCK m. 220’nin normatif sınırları gözetilmeden birbirine geçirilebilmesidir (TCK 220/2, 220/6, 220/7). Bu geçişgenlik, neticede ceza sorumluluğunu ağırlaştıran bir etkiye sahip olduğu için, özellikle delil standardı tartışmalarında kritik hale gelir: Örneğin “örgüt adına suç işleme” için gerekli olan bağlanma düzeyi ile “üyelik” için gerekli olan hiyerarşik bütünleşme düzeyi aynı şey değildir; “yardım” ise kural olarak üyeliğin yerine ikame edilebilecek bir ara kategori değildir (TCK 220/6-7).
Olgu–norm kopuşu: “örgüt”ün yapı olmaktan çıkıp niyet/ilişki üzerinden kurulması
TCK m. 220’nin uygulanmasında olgu – norm kopuşu, çoğu kez “örgüt”ün bir “yapı” olarak ispatlanması gerekirken, bir “niyet” veya “yakınlık” okumasına indirgenmesiyle görünür hale gelir (TCK 220; CMK 217). Ceza hukukunda normun istediği şey, failin belli bir çevreye yakın olması veya bazı düşünceleri paylaşması değil; suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığı ve failin bu örgütle normun aradığı yoğunlukta ilişkisidir (TCK 220/1-2). Bu kopuşun pratik görünümünü birkaç tipik kalıpta izlemek mümkündür:
- Tanışıklık/aynı çevre içinde bulunma → “örgütsel bağ” sayılabilmektedir. Oysa sosyal temaslar, tek başına hiyerarşik bir örgüt ilişkisinin ikamesi olamaz; örgütle bağın “işleyen” niteliği gösterilmelidir (TCK 220; CMK 230).
- Süreksiz veya parçalı eylemler → “örgütsel faaliyet yoğunluğu” şeklinde yorumlanabilmektedir. Oysa örgüt üyeliği ve örgütsel rol, kural olarak süreklilik ve işlevsellik gösteren bir bütünlük üzerinden okunmalıdır (TCK 220/2).
- Aynı dosyada yargılanma/aynı olaya karışma → “örgüt üyeliği”nin ön kabulü gibi kullanılabilmektedir. Bu ise ceza sorumluluğunun şahsiliği ve her fail yönünden ayrı ayrı ispat zorunluluğu ile bağdaşmaz (TCK 20; CMK 217).
Bu olgu-norm kopuşunun bir sonucu da, dosyada delil tartışmasının “örgüt var mı?” sorusu yerine “örgüt olduğu zaten biliniyor, bu kişi ne kadar dahil?” sorusuna kaymasıdır. Oysa TCK m. 220 uygulamasında başlangıç noktası her zaman şudur: Somut olayda, suç işlemek amacıyla kurulmuş ve asgari örgüt unsurlarını taşıyan bir yapı var mı; varsa bu yapının sınırları nedir; bu sınırları gösteren deliller nelerdir (TCK 220/1; CMK 217).
Yargıtay içtihatlarının son dönemdeki tepkisi: “delil standardını yükseltme” ve “nitelendirmeyi daraltma” eğilimi
Yargıtay 3. Ceza Dairesi nazı karar örnekleri, iki önemli noktayı açık biçimde görünür kılıyor: (1) örgüt suçlarında “örgüt/üyelik” sonucuna götüren delillerin duruşmada tartışılması ve hükme esas alınabilecek açıklıkta dosyaya kazandırılması, (2) nitelendirme yapılırken mükerrer yargılama riskinin ve dosyalar arası çakışmanın önlenmesi için delillerin birlikte değerlendirilmesi ihtiyacı (CMK 217; CMK 289; Yargıtay 3. CD 12.12.2023, E. 2021/3141, K. 2023/10793).
Özellikle delilin duruşmada tartışılması ve hükme esas alınma şartları bakımından, temyiz aşamasında dosyaya giren belirleyici nitelikteki tespitlerin (örneğin dijital/teknik tutanakların) sanık ve müdafie okunup diyeceklerinin sorulması gerekliliğinin vurgulandığı bozma yaklaşımı, örgüt suçlarında “delil zinciri”nin usule uygun kurulması gerektiğini hatırlatır (CMK 217; Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15666, K. 2023/1871). Bu vurgu, TCK m. 220 bakımından da doğrudan önemlidir: Örgüt, varsayımla değil; usulüne uygun biçimde dosyaya kazandırılmış delillerle ispatlanmalıdır.
Buna ek olarak, aynı olay evreninde birden fazla dosyada paralel yürüyen yargılamalar bulunduğunda, “mükerrer yargılama ve cezalandırmanın önlenmesi” ile “olgu ve delillerin birlikte değerlendirilmesi” ihtiyacının öne çıkarılması da, örgüt nitelendirmesinde özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka boyutu gösterir (Yargıtay 3. CD 12.12.2023, E. 2021/3141, K. 2023/10793). Çünkü örgüt isnadı çoğu zaman birden fazla eylem setinin bir araya getirilmesiyle kurulur; eylem seti farklı dosyalara bölündüğünde, hem nitelendirme hatası hem de mükerrerlik riski artar.
Son olarak, bazı karar örneklerinde “örgüt üyeliği”nin sınırlandırılmasına ilişkin daha kavramsal bir çerçeve kurulmakta; organik bağın ve faaliyet yoğunluğunun “şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil” ile gösterilmesi gerektiği; sempati düzeyindeki temasların üyelik sonucuna otomatik biçimde taşınamayacağı açıkça vurgulanmaktadır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu tespit, TCK m. 220 yazımızın ana eksenine doğrudan oturur: TCK m. 220, “yakınlık” ya da “kanaat” değil; “örgüt” ve “örgütle normun aradığı ilişki türü” üzerinden işlemelidir (TCK 220; CMK 217).
Yöntem
Bu yazıda yöntem şu olacaktır: Önce TCK m. 220’nin normatif mimarisini kuracağız; sonra “örgüt”ün asgari unsurlarını, “organik bağ” tartışmasını, süreklilik/çeşitlilik/yoğunluk kriterlerinin TCK m. 220’deki karşılığını ve üyelik-yardım-örgüt adına suç işleme ayrımlarını adım adım somutlaştıracağız (TCK 220/1-2-6-7). Her aşamada, gönderdiğiniz Yargıtay kararlarında görülen yaklaşım çizgilerini, TCK m. 220’nin merkezde kaldığı bir çerçevede “ilke seti” haline getireceğiz (Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15707, K. 2023/1872; Yargıtay 3. CD 28.03.2023, E. 2021/16305, K. 2023/1633). Bu bölümün sonucunda okur şunu net biçimde görmelidir: “örgüt” isnadı, sadece ağır bir etiket değil; ispat standardı yüksek, kavramsal sınırları sıkı ve nitelendirme hatasına çok açık bir alandır. Bu yüzden TCK m. 220’nin doğru uygulanması, hem kanunilik hem de adil yargılanma güvenceleri bakımından merkezi önemdedir (TCK 2; CMK 217; Anayasa m. 36; AİHS m. 6).
TCK md 220’nin Yasal ve Sistematik Konumu
TCK m. 220’nin doğru uygulanabilmesi için, bu hükmün ceza hukuku sistemi içindeki yerinin ve işlevinin net biçimde ortaya konulması gerekir. Zira uygulamadaki birçok nitelendirme hatası, maddenin sistematik konumunun göz ardı edilmesinden ve “örgüt” kavramının amaç-araç ilişkisi içinde yanlış okunmasından kaynaklanmaktadır (TCK 220; TCK 2).
TCK m. 220’nin suç tipleri içindeki yeri: bağımsız ve tamamlayıcı olmayan bir suç
TCK m. 220, “Topluma Karşı Suçlar” başlığı altında, “Kamu Barışına Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenmiştir. Bu sistematik tercih, kanun koyucunun örgüt suçunu doğrudan bireysel menfaatlere karşı değil, kamu düzenine ve toplumsal güvenliğe yönelen bir tehlike olarak gördüğünü gösterir (TCK 220; gerekçe). Bu noktada altı çizilmesi gereken husus şudur: TCK m. 220, herhangi bir “amaç suçun” işlenmesini zorunlu kılan bir düzenleme değildir. Suç, örgütün kurulmasıyla birlikte tamamlanır; işlenmesi hedeflenen suçların fiilen işlenmiş olması şart değildir (TCK 220/1). Bu yönüyle m. 220 bir “soyut tehlike suçu” niteliği taşır. Ancak bu nitelik, örgütün varlığının ve suç işleme amacının varsayımla kabul edilebileceği anlamına gelmez. Aksine, örgüt yapısının ve bu yapının suç işleme amacının somut olgularla ortaya konulmasını gerektirir (CMK 217).
Uygulamada sıklıkla görülen hata, TCK m. 220’nin “tamamlayıcı” veya “yedek” bir suç gibi değerlendirilmesidir. Özellikle birden fazla kişinin karıştığı olaylarda, iştirak hükümlerinin sınırları zorlanmaksızın doğrudan örgüt suçuna yönelme eğilimi, maddenin sistematik konumunu bozmakta ve örgüt-iştirak ayrımını anlamsızlaştırmaktadır (TCK 37-39; TCK 220). Oysa örgüt suçu, iştirak hükümlerinin ağırlaştırılmış bir versiyonu değildir; kendine özgü unsurları bulunan bağımsız bir suç tipidir.
Amaç-araç ilişkisi: TCK m. 220’nin “amaç suç” kavramı ile ilişkisi
TCK m. 220’de “suç işlemek amacıyla” ibaresi, normun merkezinde yer alır. Bu ibare, örgütün nihai hedefinin belirli bir suçu veya suçları işlemek olduğunu ifade eder. Ancak bu amaç, soyut ve belirsiz bir “hukuka aykırılık eğilimi” olarak yorumlanamaz. Amaç suçun en azından türü ve yönelimi belirlenebilir olmalı; örgütlenme faaliyeti ile suç işleme amacı arasında işlevsel bir bağ kurulabilmelidir (TCK 220/1; Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu çerçevede, TCK m. 220’deki amaç suç kavramı ile TCK m. 314’teki “silahlı örgüt” kavramı arasında otomatik bir özdeşlik kurulamaz. Silahlı örgüt suçunda amaç, çoğu kez anayasal düzen veya devlet güvenliği gibi daha geniş ve politik bir hedefe yöneliktir; TCK m. 220 ise bu tür amaçlarla sınırlı değildir ve çok daha geniş bir suç yelpazesini kapsayabilir (TCK 314; TCK 220). Ancak bu genişlik, örgüt kavramının içeriksizleştirilmesine veya her organize suçu “örgüt” olarak etiketlemeye izin vermez.
Amaç-araç ilişkisinin doğru kurulmadığı dosyalarda, örgüt isnadı çoğu kez “sonradan gerekçelendirilmiş” bir nitelendirme haline gelir: Önce suçlar tespit edilir, sonra bu suçların bir arada bulunmasından geriye dönük olarak bir örgüt varsayımı üretilir. Oysa normun mantığı tersinedir. Önce örgütün varlığı ve suç işleme amacı ortaya konulmalı; daha sonra bireysel fiiller bu yapı içinde anlamlandırılmalıdır (TCK 220; CMK 217).
TCK m. 220’nin alt fıkralarının sistematik bütünlüğü
TCK m. 220, tek tip bir davranışı değil, örgütle ilişki düzeyine göre farklılaştırılmış bir sorumluluk rejimini düzenler. Bu nedenle maddenin alt fıkraları arasında hiyerarşik ve mantıksal bir bütünlük vardır. Birinci fıkra, örgütün kurulmasını ve varlığını tanımlar. Bu aşamada failin bireysel eylemleri değil, örgütsel yapının kendisi cezalandırılır (TCK 220/1). İkinci fıkra, örgüt üyeliğini düzenler. Üyelik, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayı ve bu yapı içinde süreklilik arz eden bir rol üstlenmeyi ifade eder. Üyelik, örgüt adına işlenen her suçtan otomatik sorumluluk doğurmaz; ancak failin örgütsel konumunu belirleyen temel statüdür (TCK 220/2). Altıncı fıkra, “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” hâlini düzenler. Bu hüküm, üyelik ile bireysel suç arasında bir ara kategori yaratır; ancak uygulamada sıklıkla üyeliğin ikamesi gibi kullanılmaktadır. Oysa bu fıkra, istisnai niteliktedir ve failin örgütle hiyerarşik bağ kurmadığı, fakat örgütün talimat veya iradesi doğrultusunda suç işlediği durumlarla sınırlı olarak uygulanmalıdır (TCK 220/6). Yedinci fıkra ise örgüte yardım suçunu düzenler. Yardım, kural olarak üyelikten daha düşük yoğunlukta bir ilişkiyi ifade eder ve failin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğunu göstermeye yetmez. Buna rağmen, uygulamada yardım fiillerinin çoğu kez üyelik veya örgüt adına suç işleme sonucuna taşındığı görülmektedir ki bu, maddenin sistematik bütünlüğüyle bağdaşmaz (TCK 220/7; Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15707, K. 2023/1872).
Bu alt fıkralar arasındaki ayrımların silikleşmesi, TCK m. 220’nin “genişletici yorum” riski taşımasının temel nedenlerinden biridir. Oysa sistematik okuma, her bir fıkranın farklı bir yoğunluk ve bağlanma düzeyini cezalandırdığını kabul etmeyi zorunlu kılar.
TCK m. 220’nin TCK m. 314 ile ilişkisi: sınırlı ve dikkatli bir karşılaştırma
TCK m. 314’e ilişkin içtihatlarda geliştirilen “organik bağ”, “süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk” kriterleri, uygulamada çoğu kez doğrudan TCK m. 220’ye taşınmaktadır. Bu aktarım, belirli ölçüde kaçınılmaz olmakla birlikte, ciddi sakıncalar barındırır (TCK 314; TCK 220). Silahlı örgüt suçunda bu kriterler, örgütün niteliği ve amaçlarının ağırlığı nedeniyle daha geniş bir bağlamda yorumlanabilir. Buna karşılık TCK m. 220’de, aynı kriterlerin otomatik ve genişletici biçimde uygulanması, örgüt suçunun sınırlarını belirsizleştirir. Nitekim Yargıtay’ın bazı kararlarında, bu kriterlerin TCK m. 220 bakımından “şüpheden uzak, kesin ve yeterli delil” ile doldurulması gerektiği özellikle vurgulanmaktadır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu nedenle TCK m. 314 içtihatları, TCK m. 220 için bir “hazır kalıp” değil; ancak dikkatli ve sınırlı bir karşılaştırma aracı olarak kullanılabilir. Aksi halde m. 220, m. 314’ün gölgesinde işlevini yitiren ve neredeyse her çok failli suça uygulanabilir hale gelen bir norm haline gelir.
Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kavramı ve Asgari Unsurları
TCK m. 220’nin uygulama alanının belirlenmesinde en kritik mesele, “örgüt” kavramının hangi koşullarda ceza hukuku bakımından var kabul edileceğidir. Uygulamadaki genişletici yorumların büyük bölümü, örgüt kavramının normatif içeriğinin belirsizleştirilmesinden ve ceza hukukunun son çare (ultima ratio) olma ilkesinin göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır (TCK 220; TCK 2). Bu nedenle örgüt kavramı, ceza hukuku açısından taşıdığı ağır sonuçlar dikkate alınarak dar, işlevsel ve somut ölçütlerle ele alınmalıdır.
Örgüt kavramının normatif çerçevesi
TCK m. 220 anlamında örgüt, rastlantısal veya geçici bir birliktelik değil; suç işlemek amacıyla bir araya gelmiş, belirli bir süre devam eden ve kendi içinde işleyen bir yapıyı ifade eder. Bu yapı, bireylerin tek tek fiillerinin toplamından ibaret değildir; örgüt, üyelerinden bağımsız olarak varlık gösteren ve onları yönlendiren bir bütünlük arz etmelidir (TCK 220/1; gerekçe). Bu bağlamda örgüt, sadece “birden fazla kişinin birlikte hareket etmesi” olarak tanımlanamaz. Ceza hukukunda örgüt, hukuki bir soyutlama değil, somut olgularla tespit edilmesi gereken bir sosyal gerçekliktir. Yargıtay içtihatlarında da vurgulandığı üzere, örgütün varlığı, dosya kapsamındaki delillerden “her türlü şüpheden uzak” biçimde ortaya konulmalıdır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549).
Asgari kişi sayısı: üç kişi şartının anlamı
TCK m. 220’de örgütün varlığı için en az üç kişinin bulunması zorunludur. Bu sayı, salt matematiksel bir koşul değil, örgüt olgusunun mantıksal temelidir. İki kişi arasındaki ilişki, kural olarak iştirak hükümleri çerçevesinde değerlendirilir; üç kişi ise, potansiyel olarak iş bölümü, hiyerarşi ve süreklilik oluşturabilecek bir yapının asgari eşiğini ifade eder (TCK 220/1; TCK 37–39). Ancak üç kişi şartının sağlanması, tek başına örgütün varlığını ispatlamaya yetmez. Uygulamada zaman zaman görüldüğü üzere, aynı dosyada yargılanan üç veya daha fazla kişinin bulunması, otomatik olarak örgüt kabulüne gerekçe yapılamaz. Kişi sayısı, ancak diğer örgütsel unsurlarla birlikte anlam kazanır; aksi halde örgüt suçu, iştirak hükümlerini işlevsiz kılan bir “üst kategori”ye dönüşür.
Hiyerarşik yapı: soyut değil, işleyen bir düzen
Örgütün ayırt edici unsurlarından biri hiyerarşidir. Ancak bu hiyerarşi, mutlaka katı, yazılı veya resmî bir yapı olmak zorunda değildir. Ceza hukuku bakımından önemli olan, emir ve talimat ilişkilerinin fiilen işleyip işlemediğidir. Başka bir ifadeyle, hiyerarşi, soyut bir güç atfı değil, somut davranışlara yansıyan bir düzen olmalıdır (TCK 220; Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15707, K. 2023/1872).
Uygulamada sıkça rastlanan bir hata, belirli kişilerin “doğal lider” olarak nitelendirilmesi ve bu nitelendirme üzerinden hiyerarşinin var sayılmasıdır. Oysa liderlik veya yöneticilik iddiası, ancak talimat verme, görev dağıtma ve bu talimatların yerine getirilmesi gibi olgularla desteklendiğinde hukuki anlam kazanır. Aksi halde hiyerarşi, varsayımsal bir kabulden ibaret kalır.
Süreklilik unsuru: geçicilikten ayrım
TCK m. 220 anlamında örgüt, geçici bir birliktelikten farklı olarak süreklilik arz eden bir yapı olmalıdır. Süreklilik, örgütün belli bir zaman dilimine yayılmış faaliyetler göstermesini ve tek bir suç etrafında anlık olarak oluşmamasını ifade eder. Bu unsur, örgüt suçunu iştirak ilişkilerinden ayıran temel ölçütlerden biridir (TCK 220; Yargıtay 3. CD 28.03.2023, E. 2021/16305, K. 2023/1633). Bununla birlikte süreklilik, belirsiz bir “uzun zaman” ölçütüyle değerlendirilemez. Önemli olan, yapının kendi varlığını koruyabilecek ve yeniden suç işlemeye elverişli bir organizasyon niteliği taşıyıp taşımadığıdır. Bir suçun işlenmesinden sonra kendiliğinden dağılan veya faaliyeti sona eren ilişkiler ağı, kural olarak örgüt olarak kabul edilemez.
Suç işleme amacı: soyut niyet değil, işlevsel hedef
TCK m. 220’deki en kritik unsur, “suç işlemek amacı”dır. Bu amaç, bireylerin genel olarak hukuka aykırı düşüncelere sahip olması veya suç işlemeye yatkın bir çevre içinde bulunmasıyla karıştırılmamalıdır. Amaç suç, örgütlenmenin varlık sebebidir ve örgütsel yapı ile arasında işlevsel bir bağ bulunmalıdır (TCK 220/1). Yargıtay, özellikle son dönem kararlarında, suç işleme amacının soyut çıkarımlarla değil, somut delillerle ortaya konulması gerektiğini vurgulamaktadır. Örgütün hangi tür suçları işlemeyi hedeflediği, bu suçlara yönelik hazırlık veya yönlendirme faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı ve failin bu amaç doğrultusunda nasıl bir rol üstlendiği açıkça gösterilmelidir (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549).
Bu noktada, yalnızca aynı suçtan yargılanıyor olmak veya benzer fiillerde bulunmak, tek başına “suç işlemek amacıyla örgüt” sonucuna ulaşmak için yeterli değildir. Aksi yaklaşım, örgüt kavramını içeriksizleştirir ve ceza sorumluluğunu öngörülemez hale getirir.
Örgüt sayılmayan yapılar: sınırın çizilmesi
TCK m. 220’nin dar yorumlanması, hangi yapıların örgüt sayılmayacağının da açıkça ortaya konulmasını gerektirir. Yargıtay içtihatlarında ve öğretide, aşağıdaki durumların kural olarak örgüt kapsamında değerlendirilemeyeceği kabul edilmektedir:
- Tek bir suç veya kısa süreli eylem etrafında oluşan geçici birliktelikler,
- Hiyerarşik bağ ve görev dağılımı bulunmayan arkadaşlık veya akrabalık ilişkileri,
- Ortak düşünce veya ideolojik yakınlıkla sınırlı temaslar,
- Yardım veya sempati düzeyinde kalan, örgütsel bağlılık göstermeyen davranışlar
Bu ayrım, özellikle TCK m. 220/6 ve 220/7 uygulamalarında hayati önem taşır. Zira örgüt kavramının sınırları net çizilmediğinde, her tür kolektif davranışın örgüt suçu kapsamında değerlendirilmesi riski doğar.
Organik Bağ Kavramının Tck M. 220’deki Sınırları
TCK m. 220’nin uygulanmasında en fazla tartışma yaratan ve uygulamada en sık hatalı genişletmeye konu olan kavramlardan biri “organik bağ”dır. Organik bağ, örgüt suçunun varlığı açısından belirleyici bir ölçüt olmakla birlikte, kanunda açıkça tanımlanmamış olması nedeniyle içeriği büyük ölçüde içtihat yoluyla şekillenmiştir. Bu nedenle kavramın sınırlarının netleştirilmesi, hem örgüt kurma ve üyelik suçlarının doğru nitelendirilmesi hem de ceza sorumluluğunun öngörülebilirliği bakımından zorunludur (TCK 220; TCK 2).
Organik bağın işlevi ve hukuki niteliği
Organik bağ, fail ile örgüt arasındaki ilişkinin “niteliksel” boyutunu ifade eder. Bu bağ, failin örgütle yalnızca temas hâlinde olmasını değil; örgütün iradesine eklemlenmesini, örgütsel yapı içinde işlev üstlenmesini ve bu yapıdan bağımsız hareket edemez hâle gelmesini gerektirir. Başka bir ifadeyle organik bağ, failin bireysel iradesi ile örgütsel irade arasında kurulan sürekli ve canlı bir bağlantıdır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu yönüyle organik bağ, soyut bir aidiyet veya düşünsel yakınlık değil; davranışlara yansıyan, süreklilik gösteren ve örgütsel işleyişe katkı sağlayan bir ilişki biçimidir. Ceza hukuku bakımından önem taşıyan husus, failin örgütle “ilişkisi” değil, örgütün bir parçası olarak hareket edip etmediğidir.
Organik bağ ile iştirak ilişkisi arasındaki ayrım
Organik bağ kavramının sınırlarının belirlenmesinde, iştirak hükümleri ile örgüt suçu arasındaki fark temel referans noktasıdır. İştirakte, fail belirli bir suçun işlenmesine katkı sunar; ancak bu katkı, örgütsel bir bütünlüğe bağlanmayı zorunlu kılmaz. Oysa organik bağın varlığı hâlinde, failin katkısı münferit suçlarla sınırlı değildir; fail, örgütün süreklilik arz eden suç işleme kapasitesine dâhil olur (TCK 37–39; TCK 220). Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımına göre, yalnızca belirli bir suçun işlenmesine katılmak veya örgüt üyeleriyle irtibat kurmak, tek başına organik bağın varlığını göstermeye yetmez. Failin, örgüt hiyerarşisi içinde konumlanması ve örgütsel amaç doğrultusunda süreklilik arz eden faaliyetler yürütmesi gerekir (Yargıtay 3. CD 28.03.2023, E. 2021/16305, K. 2023/1633). Bu ayrımın göz ardı edilmesi, örgüt suçunun iştirak hükümlerini “yutan” bir üst suç tipine dönüşmesine ve ceza hukukunda ölçülülük ilkesinin zedelenmesine yol açar.
Emir-talimat ilişkisi ve teslimiyet unsuru
Organik bağın en güçlü göstergelerinden biri, emir ve talimat ilişkileridir. Ancak burada da biçimsel değil, fiilî bir değerlendirme yapılmalıdır. Emir-talimat ilişkisi, yazılı talimatlar, resmî hiyerarşi veya açık komuta zinciri şeklinde tezahür etmek zorunda değildir. Önemli olan, failin örgüt tarafından verilen görevleri sorgulamaksızın yerine getirmeye hazır olması ve fiilen bu yönde davranış sergilemesidir (Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15707, K. 2023/1872). Bu bağlamda “teslimiyet” kavramı öne çıkar. Fail, örgütsel iradeyi kendi iradesinin önüne koyuyor, kararlarını örgütün beklentileri doğrultusunda şekillendiriyor ve bireysel hareket alanını fiilen kaybediyorsa, organik bağdan söz edilebilir. Buna karşılık, bağımsız iradeyle gerçekleştirilen, örgütsel yönlendirme ile desteklenmeyen eylemler organik bağın varlığını göstermez.
Süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk ölçütleri ile organik bağ
Organik bağ, tekil veya arızi davranışlarla değil; süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren faaliyetlerle ortaya çıkar. Bu ölçütler, her dosyada matematiksel bir denge arayışıyla değil, bütüncül bir değerlendirmeyle ele alınmalıdır. Failin örgüt adına veya örgüt yararına gerçekleştirdiği faaliyetlerin niteliği, sayısı ve zaman içindeki devamlılığı birlikte değerlendirilmelidir (TCK 220; Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Yargıtay, özellikle süreklilik unsurunun bulunmadığı hâllerde, organik bağ kabulüne temkinli yaklaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Kısa süreli temaslar, sınırlı sayıda eylem veya belirli bir dönemle sınırlı faaliyetler, kural olarak organik bağın varlığını kanıtlamaya yeterli değildir.
Organik bağ sayılmayan hâller: sınır çizgisi
Uygulamada en sık yapılan hata, bazı davranışların otomatik olarak organik bağ göstergesi kabul edilmesidir. Oysa Yargıtay kararları ve öğretideki hâkim görüşler, aşağıdaki durumların tek başına organik bağ oluşturmayacağını açıkça ortaya koymaktadır:
- Örgüt mensuplarıyla sosyal ilişki veya tanışıklık,
- Aynı ortamda bulunma veya aynı suçtan yargılanma,
- Yardım veya destek niteliğinde, süreklilik göstermeyen fiiller,
- Örgütün amaçlarını benimsemek veya sempati duymak,
- Örgütle bağlantılı olduğu iddia edilen ancak somut görev ve talimat içermeyen temaslar
Bu tür davranışlar, ancak başka güçlü delillerle birlikte değerlendirilirse anlam kazanabilir; aksi hâlde organik bağ kabulü, ceza sorumluluğunu genişleten ve bireysel kusur ilkesini zedeleyen bir sonuç doğurur.
Organik bağın ispatında delil standardı
Organik bağ, varsayımlarla veya genellemelerle değil, somut ve denetlenebilir delillerle ispatlanmalıdır. Ceza muhakemesinde “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereği, organik bağın varlığı konusunda giderilemeyen kuşkular sanık lehine değerlendirilmelidir (CMK 217; CMK 223). Bu nedenle mahkemelerin, organik bağ tespitini soyut ifadelerle değil; failin hangi örgütsel görevleri üstlendiğini, bu görevleri ne şekilde yerine getirdiğini ve örgüt hiyerarşisi içindeki konumunu açıkça ortaya koyması gerekir. Aksi yaklaşım, TCK m. 220’nin belirsizliğini artırmakta ve adil yargılanma hakkı bakımından ciddi sorunlar doğurmaktadır.
TCK md. 220 ile Yardım (md 220/7) ve Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşleme (md. 220/6) Arasındaki Ayrım
TCK m. 220, örgütlü suçluluğu tek tip bir yapı olarak ele almamış; örgütle kurulan ilişkinin yoğunluğu ve niteliğine göre farklı ceza sorumluluğu kategorileri öngörmüştür. Bu bağlamda maddenin altıncı ve yedinci fıkraları, örgütle temas hâlinde bulunan ancak örgüt üyeliği seviyesine ulaşmayan failler bakımından özel bir ayrım mekanizması oluşturur. Uygulamada en sık yapılan hatalardan biri, bu iki fıkranın birbirine karıştırılması ya da her iki hâlin doğrudan “örgüt üyeliği” kapsamına çekilmesidir. Oysa m. 220/6, 220/7 ve 220/1-2 hükümleri arasında kademeli ve bilinçli bir normatif yapı bulunmaktadır (TCK 220).
Normatif yapı ve kademeli sorumluluk sistemi
TCK m. 220’de öngörülen sistem, örgütle kurulan ilişkinin ağırlığına göre ceza sorumluluğunu derecelendirmeyi amaçlar. Buna göre:
- Örgüt kuran veya yöneten kişiler (m. 220/1-2),
- Örgüt üyesi olan kişiler (m. 220/2),
- Üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyenler (m. 220/6),
- Örgüte bilerek ve isteyerek yardım edenler (m. 220/7)
arasında hem fiil hem de kusur bakımından bir yoğunluk farkı bulunmaktadır. Bu yapı, ceza hukukunun şahsilik ve ölçülülük ilkeleriyle doğrudan bağlantılıdır (TCK 3).
Üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme (TCK m. 220/6)
TCK m. 220/6, örgüt üyesi olmayan bir kişinin, örgütün talimatı veya örgütsel amaç doğrultusunda suç işlemesini yaptırıma bağlamaktadır. Bu hâlde fail, örgütün hiyerarşik yapısına dâhil değildir; ancak işlediği suç, örgütün iradesiyle ve örgüt adına gerçekleştirilmiştir. Burada belirleyici ölçüt, işlenen suçun örgütsel bağlamda ve örgütün amaçlarına hizmet edecek şekilde işlenmiş olmasıdır. Yargıtay içtihatlarında vurgulandığı üzere, m. 220/6 kapsamında sorumluluk için şu unsurlar birlikte aranır:
- Failin örgüt üyesi olmaması,
- İşlenen suçun örgüt adına veya örgütsel talimat doğrultusunda gerçekleştirilmesi,
- Failin bu örgütsel bağlantıyı bilerek ve isteyerek kabul etmesi (Yargıtay 3. CD 12.12.2023, E. 2021/3141, K. 2023/10793).
Bu fıkrada dikkat edilmesi gereken husus, failin örgüt adına suç işlemesinin süreklilik arz etmesinin zorunlu olmamasıdır. Tek bir suç dahi, gerekli koşullar mevcutsa m. 220/6 kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bu durum, otomatik olarak organik bağın veya örgüt üyeliğinin varlığını göstermez.
Örgüte yardım (TCK m. 220/7)
TCK m. 220/7’de düzenlenen yardım fiili, örgütle kurulan ilişkinin en düşük yoğunluklu biçimini temsil eder. Yardım eden kişi, örgüt üyesi değildir ve örgüt adına suç da işlemez; ancak örgütün varlığını sürdürmesine, güçlenmesine veya faaliyetlerini gerçekleştirmesine katkı sağlar. Yardım fiilleri son derece çeşitli olabilir:
- Maddi yardım sağlama,
- Lojistik destek,
- Barınma veya saklanma imkânı sunma,
- Haberleşmeye aracılık etme,
- Örgüt üyelerini gizleme veya kaçmalarına yardımcı olma.
Ancak bu fiillerin cezalandırılabilmesi için yardımın bilerek ve isteyerek yapılması şarttır. Failin örgütün niteliğini ve amacını bilmeden gerçekleştirdiği davranışlar, m. 220/7 kapsamında değerlendirilemez (TCK 30).
TCK md. 220/6 ile md. 220/7 arasındaki temel farklar
Uygulamada sıkça karıştırılan bu iki fıkra arasındaki fark, fiilin yöneldiği hedefte ve failin örgütle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. 220/6’da fail, örgüt adına suç işler; suç, doğrudan örgütsel amaca hizmet eder ve örgüt iradesiyle bağlantılıdır. m. 220/7’de ise fail, örgüt adına değil, örgütün faaliyetlerini kolaylaştıracak veya destekleyecek nitelikte davranışlarda bulunur. Bir başka ifadeyle m. 220/6’da suçun kendisi örgütsel nitelik taşırken, m. 220/7’de suç dışı davranışlar örgütsel sonuç doğurur. Bu nedenle m. 220/6, m. 220/7’ye kıyasla daha ağır bir yaptırım öngörür ve örgüt suçlarına daha yakın bir konumda yer alır.
Yanlış nitelendirme sorunu ve örgüt üyeliğine “kayma” riski
Uygulamada, m. 220/6 ve m. 220/7 kapsamına giren fiillerin doğrudan örgüt üyeliği olarak nitelendirildiği sıklıkla görülmektedir. Oysa örgüt üyeliği için gerekli olan organik bağ, hiyerarşik yapı ve süreklilik unsurları bu fıkralarda aranmaz. Yargıtay, özellikle bu noktada, failin eylemlerinin otomatik olarak örgüt üyeliğine yükseltilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu ayrımın ihlali, örgüt suçlarının sınırlarının belirsizleşmesine ve ceza sorumluluğunun öngörülemez hâle gelmesine yol açmaktadır. Ceza hukukunda failin fiiline uygun ve orantılı bir suç tipinin uygulanması, adil yargılanmanın vazgeçilmez bir unsurudur.
Değerlendirme: kademeli sorumluluğun korunması gereği
TCK m. 220’nin altıncı ve yedinci fıkraları, örgüt suçlarında “ya hep ya hiç” yaklaşımını reddeden, kademeli ve ölçülü bir sorumluluk anlayışını yansıtır. Bu sistemin doğru işlemesi, organik bağ kavramının dar ve özenli yorumlanmasına, yardım ve örgüt adına suç işleme fiillerinin ise kendi normatif sınırları içinde değerlendirilmesine bağlıdır. Aksi hâlde, m. 220/6 ve m. 220/7 hükümleri işlevsizleşir; örgüt üyeliği suçu, örgütle her türlü temasın cezalandırıldığı geniş ve belirsiz bir kategoriye dönüşür.
TCK md. 220’nin Anayasal İlkeler ve Ölçülülük Denetimi Bakımından Değerlendirilmesi
TCK m. 220, örgütlü suçluluğa karşı etkili bir ceza siyaseti arayışının ürünüdür. Ancak bu düzenlemenin uygulanması, yalnızca suçla mücadele hedefiyle değil; Anayasa’nın temel ilkeleri, özellikle kanunilik, belirlilik, orantılılık (ölçülülük), kusur ilkesi ve masumiyet karinesi ile birlikte ele alınmak zorundadır. Aksi hâlde, maddenin geniş yoruma elverişli yapısı, anayasal güvenceleri zedeleyen sonuçlar doğurabilmektedir.
Kanunilik ve belirlilik ilkesi bakımından TCK m. 220
Anayasa’nın 38. maddesi ve ceza hukukunun evrensel ilkeleri gereğince suç ve cezanın kanuniliği, yalnızca yazılı bir normun varlığını değil; bu normun öngörülebilir, açık ve belirli olmasını da zorunlu kılar. TCK m. 220’de yer alan “örgüt”, “örgüt adına suç işleme”, “yardım etme” ve özellikle “organik bağ” gibi kavramlar, doğaları gereği soyut ve yoruma açık kavramlardır. Bu durum, maddenin anayasal denetiminde temel bir gerilim alanı yaratmaktadır. Belirlilik ilkesi açısından sorun, normun soyutluğu değil; uygulamada sınırlarının belirsizleşmesidir. Yargısal içtihatlarla doldurulmayan veya istikrarlı şekilde uygulanmayan kavramlar, bireyin hangi davranışının hangi suç tipine girdiğini önceden öngörebilmesini imkânsız hâle getirebilir.
Yargıtay’ın özellikle son yıllarda, “sırf sempati”, “düşünsel yakınlık” veya “tekil temas” gibi olguların örgüt üyeliği ya da m. 220 kapsamına alınamayacağını vurgulaması, belirlilik ilkesini koruma yönünde önemli bir içtihadi çabadır (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549).
Kusur ilkesi ve şahsî ceza sorumluluğu
Anayasa m. 38/7 uyarınca ceza sorumluluğu şahsîdir. TCK m. 220’nin anayasal yorumu, bu ilkeyi merkeze almak zorundadır. Örgütlü suçlarda en büyük risk, bireyin başkalarının fiilleri veya örgütün genel faaliyetleri nedeniyle cezalandırılmasıdır. Bu nedenle örgüt üyeliği, örgüt adına suç işleme veya yardım suçlarında failin kendi iradesiyle, bilerek ve isteyerek örgütsel bir rol üstlenmiş olması şarttır. Aksi hâlde, kusur ilkesinin yerini “ilişkilendirme” veya “varsayım” temelli bir sorumluluk anlayışı alır ki bu, ceza hukukunun temel yapısıyla bağdaşmaz. Özellikle md. 220/6 ve 220/7 bakımından, failin örgütün hiyerarşisine dâhil olup olmadığı, emir-talimat ilişkisi içinde bulunup bulunmadığı ve fiilinin örgütsel iradeyle bağlantısı titizlikle ortaya konulmalıdır. Bu unsurlar somutlaştırılmadan verilen mahkûmiyet kararları, anayasal anlamda kusur ilkesini zedeler.
Ölçülülük ilkesi ve kademeli yaptırım sistemi
Anayasa m. 13 uyarınca temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar, ölçülülük ilkesine uygun olmak zorundadır. Ölçülülük; elverişlilik, gereklilik ve orantılılık alt ilkelerinden oluşur. TCK md. 220, normatif yapısı itibarıyla ölçülülük ilkesine uygun bir kademeli sorumluluk sistemi öngörmektedir. Örgüt kurma, örgüt üyeliği, örgüt adına suç işleme ve örgüte yardım fiilleri arasında ceza miktarları bakımından yapılan ayrım, teorik olarak ölçülülük ilkesini yansıtır. Ancak uygulamada bu kademeli yapı çoğu zaman ihmal edilmekte; md. 220/6 ve 220/7 kapsamındaki fiiller, doğrudan örgüt üyeliğiyle eşdeğer görülmektedir. Bu yaklaşım, orantılılık alt ilkesini ihlal eder. Zira örgütle sınırlı ve dolaylı bir temas kuran kişinin, örgüt hiyerarşisine tam olarak dâhil olan bir faille aynı düzeyde cezalandırılması, cezanın ağırlığı ile fiilin ağırlığı arasındaki dengeyi bozar.
Masumiyet karinesi ve ispat standardı
Masumiyet karinesi, ceza yargılamasında yalnızca usule ilişkin bir ilke değil; maddi ceza hukukunun yorumunda da belirleyici bir ölçüttür. TCK m. 220 uygulamalarında, özellikle “örgütle bağlantı” iddialarında, varsayımlara dayalı çıkarımların sıkça kullanıldığı görülmektedir. Oysa örgüt suçlarında ispat standardı düşürülemez. Failin örgütle kurduğu ilişkinin niteliği, yoğunluğu ve sürekliliği somut delillerle ortaya konulmalıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, md. 220 bakımından da eksiksiz şekilde uygulanmalıdır. Aksi hâlde, örgüt suçları masumiyet karinesinin en kolay aşındığı alanlardan biri hâline gelir.
Anayasal denge: güvenlik ile özgürlük arasındaki sınır
TCK m. 220’nin anayasal değerlendirmesinde temel mesele, kamu güvenliği ile bireysel özgürlükler arasındaki dengedir. Örgütlü suçlarla etkin mücadele, demokratik toplum düzeni için zorunludur. Ancak bu mücadele, ceza hukukunun sınırlarını aşarak bireyi belirsiz ve geniş suç tipleriyle karşı karşıya bırakmamalıdır. Anayasal açıdan meşru olan yaklaşım; md. 220’nin dar, özenli ve hak eksenli yorumlanmasıdır. Bu yorum, hem örgütlü suçlarla mücadeleyi etkisizleştirmez hem de bireyin keyfî cezalandırılmasını önler.
Değerlendirme
TCK m. 220, anayasal ilkelerle uyumlu şekilde uygulanabildiği ölçüde meşru ve işlevsel bir düzenlemedir. Ancak bu uyum, normun lafzından değil; yargısal yorumun niteliğinden kaynaklanır. Kanunilik, kusur, ölçülülük ve masumiyet karinesi ilkeleri göz ardı edildiğinde, m. 220 ceza hukukunun koruyucu değil, genişletici ve belirsiz bir aracına dönüşme riski taşır. Bu nedenle örgüt suçlarına ilişkin her değerlendirme, anayasal denetimi gerekli bir unsur olarak görmek zorundadır.
Uygulamada Sık Karşılaşılan Hatalar ve İçtihatlar Işığında Doğru Nitelendirme Ölçütleri
TCK m. 220’nin uygulanmasında karşılaşılan temel sorun, normun teorik çerçevesinden ziyade somut olaylara uygulanış biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yargıtay kararları incelendiğinde, hataların büyük ölçüde delil değerlendirmesi, nitelendirme aşaması ve kademeli sorumluluk sisteminin göz ardı edilmesi noktasında yoğunlaştığı görülmektedir. Bu bölümde, uygulamada sıkça rastlanan hatalar ile bunlara karşı geliştirilen içtihadi düzeltme ölçütleri birlikte ele alınacaktır.
Örgüt üyeliği ile sempati / sosyal temasın karıştırılması
Uygulamada en yaygın hata, örgüt üyeliği ile örgüte sempati duyma, düşünsel yakınlık veya sınırlı sosyal temasların aynı hukuki kategori içinde değerlendirilmesidir. Oysa ceza hukuku açısından belirleyici olan, kişinin örgütün hiyerarşik yapısına bilinçli ve iradi şekilde dâhil olup olmadığıdır. Yargıtay, bu ayrımı net biçimde ortaya koymaktadır. Sadece örgüt söylemlerine yakın durmak, örgüte ait yayınları takip etmek, bazı kişilerle sosyal ilişki kurmak veya geçmişte örgütle ilişkilendirilen yapılarda bulunmak, tek başına örgüt üyeliği için yeterli kabul edilmemektedir. Özellikle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kriterlerini taşımayan eylemler, “sempati düzeyi” olarak nitelendirilmektedir (Yargıtay 3. CD 30.06.2025, E. 2022/30911, K. 2025/19549). Bu bağlamda doğru nitelendirme ölçütü; örgütsel iradeye teslimiyet, emir-talimat ilişkisi ve örgüt faaliyetlerine süreklilik arz eden katılım unsurlarının birlikte varlığıdır.
Delillerin tekil ve soyut şekilde değerlendirilmesi
Bir diğer yaygın hata, tek bir delil unsuruna dayanarak örgüt üyeliği veya md. 220 kapsamındaki sorumluluğun kurulmasıdır. Özellikle dijital veriler, tanık beyanları veya mali işlemler, bağlamından koparılarak değerlendirilmekte; bu durum hatalı nitelendirmelere yol açmaktadır. Yargıtay içtihatlarında açıkça vurgulandığı üzere, deliller bir bütün hâlinde değerlendirilmelidir. Tek başına bir iletişim kaydı, tek bir tanık beyanı veya örgütle irtibatlı olduğu iddia edilen bir işlem, ancak diğer delillerle desteklendiği ölçüde hukuki sonuç doğurabilir. Aksi hâlde, varsayıma dayalı bir mahkûmiyet ortaya çıkar ki bu durum masumiyet karinesini zedeler (Yargıtay 3. CD 04.04.2023, E. 2021/15666, K. 2023/1871). Doğru ölçüt; delillerin birbirini tamamlayıcı, çelişkisiz ve örgütsel yapıyı somutlaştırıcı nitelikte olmasıdır.
Organik bağ kavramının genişletici yorumlanması
Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir diğer hata, “organik bağ” kavramının soyutlaştırılarak genişletici biçimde yorumlanmasıdır. Organik bağ, her türlü temas veya ilişkiyi kapsayan bir kavram değildir. Aksine, canlı, süreklilik arz eden, örgütsel iradeye bağlı ve fonksiyonel bir ilişkiyi ifade eder. Yargıtay, organik bağın varlığının kabulü için, failin örgüt hiyerarşisi içinde belirli bir konumunun ve örgütsel fonksiyonunun ortaya konulmasını aramaktadır. Bu bağlamda, yalnızca örgütle temas kurmak veya örgütle irtibatlı kişilerle görüşmek, organik bağın varlığı için yeterli değildir. Doğru nitelendirme, organik bağın soyut varsayımlarla değil, somut olgularla ispatlanmasını gerektirir.
Yardım (m. 220/7) ile üyelik arasındaki sınırın silikleştirilmesi
Uygulamada sıkça rastlanan bir başka hata, örgüte yardım fiillerinin doğrudan örgüt üyeliği olarak nitelendirilmesidir. Oysa TCK m. 220, bilinçli olarak ayrı suç tipleri öngörmüş ve bu ayrımı ölçülülük ilkesi gereği korumayı amaçlamıştır. Yardım suçunda fail, örgüt hiyerarşisine dâhil değildir; ancak örgütün faaliyetlerini bilerek ve isteyerek kolaylaştırmaktadır. Üyelikte ise fail, örgütün bir parçası hâline gelmiş, örgütsel iradeyi kendi iradesi yerine koymuştur. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, cezanın orantısız hâle gelmesine yol açmaktadır. Yargıtay, özellikle md. 220/7 uygulamalarında, failin örgütle kurduğu ilişkinin süreklilik ve bağlılık düzeyini titizlikle incelemekte; bu unsurlar bulunmadığında üyelikten mahkûmiyet kurulmasını hukuka aykırı bulmaktadır.
Örgüt adına suç işleme (m. 220/6) bakımından otomatik sorumluluk yaklaşımı
Bir diğer hatalı uygulama, örgüt adına işlendiği iddia edilen bir suçun varlığı hâlinde, failin otomatik olarak örgüt üyeliği kapsamında değerlendirilmesidir. Oysa m. 220/6, üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişileri kapsar ve bu kişilerin örgüt hiyerarşisine dâhil olduğu varsayımına dayanmaz. Doğru nitelendirme için, failin suçu örgütsel amaçla, örgütün bilgisi veya yönlendirmesiyle işleyip işlemediği somut olarak ortaya konulmalıdır. Aksi hâlde, kişisel saiklerle işlenen suçların örgütsel suç gibi değerlendirilmesi söz konusu olur.
İçtihatlar ışığında doğru nitelendirme için temel ölçütler
Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, TCK m. 220 bakımından doğru nitelendirme için şu ölçütlerin esas alınması gerekir:
- Failin örgütle kurduğu ilişkinin niteliği (hiyerarşik mi, temas düzeyinde mi),
- İlişkinin sürekliliği, çeşitliliği ve yoğunluğu,
- Failin örgütsel iradeye tabi olup olmadığı,
- Delillerin bir bütün hâlinde ve çelişkisiz değerlendirilmesi,
- Kademeli sorumluluk sistemine uygunluk ve ölçülülük.
Değerlendirme
Uygulamada yapılan hatalar, çoğu zaman normun kendisinden değil; normun genişletici ve özen göstermeyen yorumundan kaynaklanmaktadır. Oysa TCK md. 220, doğru uygulandığında örgütlü suçlarla mücadelede etkili; yanlış uygulandığında ise bireysel özgürlükleri zedeleyici sonuçlar doğurabilen bir düzenlemedir. Bu nedenle doğru nitelendirme, yalnızca ceza hukuku tekniği değil; aynı zamanda anayasal sorumluluk meselesidir.
Sonuç
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar, ceza hukukunun en ağır müdahale alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu alan, doğrudan doğruya kişi özgürlüğü, suçta ve cezada kanunilik, kusur sorumluluğu ve ölçülülük ilkeleriyle kesişmektedir. TCK m. 220’nin uygulama alanı da bu nedenle, yalnızca teknik bir ceza normu olarak değil; anayasal sınırlar içinde yorumlanması gereken istisnai bir düzenleme olarak ele alınmalıdır.
Bu çalışmada ortaya konulan içtihatlar ve uygulama örnekleri göstermektedir ki, TCK md. 220’nin yarattığı asıl sorun normun varlığından değil, normun genişletici ve soyut yorumlarla uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Örgüt kavramı, organik bağ, üyelik, yardım ve örgüt adına suç işleme gibi kavramlar, somut olgulara dayanmaksızın ve kademeli sorumluluk sistemi gözetilmeksizin ele alındığında, bireysel fiillerin “örgütsel suç” başlığı altında toplanması riski ortaya çıkmaktadır. Bu risk, ceza hukukunun son çare (ultima ratio) olma niteliğini zedelemektedir.
Dar yorum ilkesi, bu noktada yalnızca teorik bir tercih değil, anayasal bir zorunluluktur. Ceza normlarının genişletici yorumu, özellikle örgüt suçlarında, suçun maddi ve manevi unsurlarının belirsizleşmesine yol açmakta; bu durum ise öngörülebilirliği ortadan kaldırmaktadır. Oysa kişi, hangi fiilinin hangi hukuki sonucu doğuracağını makul şekilde öngörebilmelidir. TCK m. 220’nin dar yorumlanması, bu öngörülebilirliğin sağlanmasının temel şartıdır.
Yargıtay içtihatlarında giderek belirginleşen yaklaşım, bu dar yorum ihtiyacını teyit etmektedir. Organik bağın somutlaştırılması, süreklilik-çeşitlilik-yoğunluk ölçütlerinin titizlikle aranması, üyelik ile yardım fiilleri arasındaki sınırın korunması ve tekil delillerle mahkûmiyet kurulmasından kaçınılması yönündeki içtihatlar, normun anayasal sınırlar içinde tutulmasına yönelik önemli adımlardır. Özellikle örgütle sempati düzeyinde kalan davranışların veya geçmişe dönük sosyal ilişkilerin cezai sorumluluk doğurmaması gerektiği yönündeki vurgular, dar yorum ilkesinin uygulamadaki yansımalarıdır.
TCK md. 220’nin dar yorumlanması, örgütlü suçlarla mücadeleyi zayıflatan bir yaklaşım değildir. Aksine, normun meşruiyetini ve etkinliğini güçlendiren bir yaklaşımdır. Gerçek anlamda örgütsel nitelik taşıyan fiillerin ayıklanarak cezalandırılması, hem yargılamaların isabet oranını artırmakta hem de ceza adaletine duyulan güveni korumaktadır. Geniş ve belirsiz uygulamalar ise, hem bireysel adaletsizliklere yol açmakta hem de örgüt suçlarıyla mücadelenin hukuki meşruiyetini tartışmalı hâle getirmektedir.
Netice itibariyle, TCK md. 220’nin uygulanmasında esas alınması gereken yaklaşım; somut olgu temelli, kademeli sorumluluk sistemine bağlı, ölçülü ve dar yorum esasına dayanan bir değerlendirmedir. Bu yaklaşım, yalnızca doğru nitelendirme yapılmasını değil; aynı zamanda ceza hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu, öngörülebilir ve adil bir uygulama pratiğinin yerleşmesini de mümkün kılacaktır.
© 2025 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.
Referans: Bıçak, Vahit (2025) “Suç Soruşturması ve Ceza Yargılamasında Örgütsel Faaliyet Suçları: Yasal Çerçeve ve Uygulama Pratiği”, Bıçak Hukuk Bürosu Blogu, https://www.bicakhukuk.com/suc-islemek-amaciyla-orgutsel-faaliyet-suclari/, Prgf …., Erişim Tarihi: …,
Türkçe
English
Français
Deutsch









Comments
No comments yet.