Ceza Adaletinde Yapısal Sorun: Şüpheliliğin Kitleselleşmesi, Lekelenmeme Hakkı ve Meşruiyet Krizi

Ceza adalet sistemi, suçla mücadeleyi insan haklarıyla uyumlu biçimde yürütmekle yükümlüdür. Ancak T.C. Adalet Bakanlığı’nın Adalet İstatistikleri 2024 verileri, Türkiye’de ceza soruşturmasının son on yılda niceliksel olarak genişlediğini ve şüphelilik statüsünün istisnai olmaktan çıktığını göstermektedir. Her yıl milyonlarca kişinin şüpheli sıfatıyla ceza adalet sistemiyle temas etmesi, masumiyet karinesinin doğal uzantısı olan lekelenmeme hakkını yapısal biçimde zedelemektedir. Soruşturma dosyalarının yaklaşık yarısından fazlasının kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanması, bu ihlalin münferit değil sistemik olduğunu ortaya koymaktadır. Mağdur/müşteki ve şüpheli verileri birlikte değerlendirildiğinde, ceza adalet sisteminin toplumun çok geniş bir kesimiyle sürekli temas hâlinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu yoğunluk, suçun sosyal bir sapma olduğu yönündeki kriminolojik kabulle bağdaşmamaktadır. Özellikle suça sürüklenen çocukların yüz binlerce dosyada ceza soruşturmasına konu edilmesi, koruyucu çocuk adaleti rejiminin fiilen aşındığını göstermektedir. Sonuç olarak, ceza adalet sisteminin niceliksel büyüme üzerinden değil, ölçülülük, seçicilik ve insan haklarıyla uyum temelinde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ceza Adalet Sistemi Ölçüsüz İşlemesi Yapısal Sorun Şüpheliliğin Kitleselleşmesi Lekelenmeme Hakkı Meşruiyet Krizi İşgalci Düşman Ceza Hukuku

Ceza Adalet Sisteminin Ölçüsüz İşlemesi

1. Giriş – Ceza Adalet Sisteminin Amaçları

Ceza adalet sistemi, modern hukuk devletlerinin temel dayanaklarından biridir. Devletlerin meşruiyeti, yalnızca suç işleyenleri cezalandırmakla değil; aynı zamanda toplumsal düzeni sağlarken bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak gibi daha kapsamlı bir görevi yerine getirmekle de ölçülür. Bu nedenle ceza adalet sistemi, sadece suçla mücadele aracı olarak görülmemelidir; insan haklarıyla uyumlu, hukukun üstünlüğünü esas alan ve ölçülü bir müdahale aracı olarak tasarlanmalıdır.

1.1. Ceza Adalet Sisteminin Temel Amaçları

Klasik ceza hukuku kuramlarında ve çağdaş hukuk devletleri pratiklerinde ceza adalet sisteminin amaçları çok boyutludur:

  • Toplumu koruma ve kamusal düzeni güvence altına alma: Ceza adalet sistemi, toplumun temel hukuk düzenini korumak ve güvenli bir yaşam alanı sağlamakla yükümlüdür. Devlet, suçla mücadele ederek toplumsal barışı ve düzeni temin eder.
  • Suçluya karşı yaptırım ve yeniden topluma kazandırma: Ceza, yalnızca fiili karşılamaz; aynı zamanda rehabilitasyon, yeniden toplumsal uyum ve bireyin sorumluluğunu üstlenmesini hedefler. Bu, klasik teorilerde “cezanın gerekçeleri” arasında yer alır.
  • Adil yargılama ve insan haklarının korunması: Ceza adalet sistemi, suç isnat edilen kişiye karşı adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, hukuki güvenceler ve savunma hakkı gibi temel hakları güvence altına almak zorundadır. Bu haklar, uluslararası hukukta hem bireysel hem sistematik düzeyde kabul görmüştür.
  • Orantılılık ve son çare ilkesi: Modern hukuksal sistemlerde ceza adaletinin müdahale araçları, son çare (ultima ratio) ilkesiyle sınırlanmıştır. Bu ilke, ceza hukukunun yalnızca daha hafif ve etkili alternatifler tükendiğinde devreye girmesi gerektiğini savunur; suçla mücadelede kullanılan araçlar, müdahalenin gereklilik ve orantılılık ölçütlerine uygun olmalıdır.

1.2. İnsan Haklarıyla Uyumlu Suçla Mücadele

Bir diğer önemli boyut, ceza adalet sisteminin suçla mücadeleyi insan haklarıyla uyumlu yürütme yükümlülüğüdür. Uluslararası standartlar ve anayasal çerçeveler, suçla mücadelede sadece sonucu değil yöntemi de değerlendirir:

  • Masumiyet karinesi: Suç isnadıyla karşılaşan birey, mahkûmiyet kararı verilene kadar “masum” sayılır. Bu kural, ceza adalet sisteminin hakların korunması yönündeki meşruiyetini oluşturur.
  • Lekelenmeme hakkı: Masumiyet karinesiyle bağlantılı olarak, bireyin toplum içinde suçlu değil suç isnadıyla bile damgalanmamasını hedefler. Bu, bireylerin yaşam, itibar ve sosyal ilişkilerinde adaletin sürdürülebilirliği için zorunludur.
  • Minimum müdahale: Ceza adalet sistemi, bireylerin temel haklarına saygı gösterirken, sadece kamu düzenini ciddi şekilde bozan davranışlara yönelik en az zarar veren ve gerekli önlemleri kullanmalıdır.

Bu çerçeve, ceza adalet sisteminin sadece suçla mücadelede etkinlik üretmesinin değil; bunun insan haklarıyla dengeli şekilde yapılmasının da bir amaç olduğunu gösterir.

1.3. Makalenin Tezi ve Akademik Konumu

Bu çalışmanın ana iddiası şudur: Ceza adalet sisteminin amaçlarından biri olan suçla mücadeleyi insan haklarıyla uyumlu yürütme ilkesi, toplumun geniş kesimlerini sistematik ve yaygın şekilde şüpheli statüsüne sokan bir işleyişle bağdaşmamakta; bu durum ise lekelenmeme hakkının yapısal bir ihlaline yol açmaktadır. Bu tez, aşağıdaki iki temel boyutta savunulacaktır:

  • Nicel analiz: T.C. Adalet Bakanlığı’nın Adalet İstatistikleri (2024) tarafından sunulan veriler, ceza soruşturmasının kapsamının genişlediğini ve milyonlarca insanı doğrudan sistemle temas ettirdiğini göstermektedir (soruşturma dosyası verileri referanslı olarak her bölümde ele alınacaktır). 
  • Normatif değerlendirme: Ceza adalet sistemi normlarının uluslararası insan hakları çerçevesiyle uyumu incelenecek; özellikle masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı ve orantılılık ilkeleri temelinde sistemin amaçla uyumunun sorgulanacaktır.

Bu giriş bölümü, ceza adalet sisteminin sadece suçla mücadele aracı olmadığını; aynı zamanda hukukun üstünlüğü ve insan haklarını koruyan bir sosyal mekanizma olduğunu ortaya koyar. Bir sonraki bölümde bu amaçlar, daha detaylı biçimde uluslararası hukuk ve insan hakları normları açısından ele alınacaktır.

2. Ceza Adalet Sisteminin Amaçları: Normatif ve Küresel Çerçeve

Ceza adalet sisteminin meşruiyeti, yalnızca suçla mücadelede etkinlik üretmesine değil, bu faaliyeti hangi amaçlarla ve hangi sınırlar içinde yürüttüğüne bağlıdır. Modern hukuk devletlerinde ceza adaleti, sınırsız bir kamusal güç alanı değil; aksine amaçla sınırlı, haklarla çevrili ve ölçülülük ilkesine tâbi bir kamu yetkisi olarak kabul edilir. Bu yaklaşım, hem ulusal anayasalarda hem de küresel insan hakları belgelerinde ortak bir normatif çerçeve oluşturmuştur.

2.1. Ceza Adaletinin Nihai Amacı: Toplumu Korumak, Bireyi Ezmemek

Uluslararası hukukta ve çağdaş ceza hukuku teorisinde ceza adalet sisteminin temel amacı, toplumu korumak olarak tanımlanır. Ancak bu koruma, bireyin temel haklarını feda eden bir güvenlik anlayışına dayanmaz. Aksine, suçla mücadele faaliyeti; bireyin onuru, özgürlüğü ve hukuki güvenliğiyle eş zamanlı olarak korunmak zorundadır. Bu nedenle ceza adalet sistemi:

  • suç işleyenlerle mücadele ederken,
  • suç işlemeyenlerin veya suç isnadı yargısal olarak doğrulanmamış kişilerin
    haklarını azami düzeyde güvence altına almakla yükümlüdür.

Bu ikili yapı, ceza adaletinin özünü oluşturur. Toplumu koruma gerekçesiyle bireyin sistematik biçimde baskı altına alındığı bir düzen, amaçla araç arasındaki dengeyi kaybetmiş sayılır.

2.2. Suçla Mücadeleyi İnsan Haklarıyla Uyumlu Yürütme Yükümlülüğü

Ceza adalet sisteminin çağdaş anlayışında, “suçla mücadele” kendi başına meşru bir amaç olmakla birlikte, insan haklarıyla uyumlu yürütülmediği sürece hukuki meşruiyet üretmez. Bu ilke, yalnızca mahkeme aşamasını değil, ceza muhakemesinin bütün evrelerini, özellikle de soruşturma aşamasını kapsar. İnsan haklarıyla uyumlu suçla mücadele şu unsurları içerir:

  • Masumiyet karinesi: Birey, kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmadıkça masum kabul edilir. Bu ilke, ceza adalet sisteminin hem hukuki hem de toplumsal sınırlarını belirler.
  • Şüphelilik statüsünün istisnailiği: Şüpheli sıfatı, yalnızca somut ve bireyselleştirilmiş bir suç isnadı bulunduğunda devreye girmelidir.
  • İtibar ve onurun korunması: Ceza soruşturması, bireyin sosyal konumunu ve kişisel bütünlüğünü zedeleyecek şekilde yaygınlaştırılamaz.

Bu çerçevede “insan haklarıyla uyum”, yalnızca yargılamanın adil olması anlamına gelmez; aynı zamanda şüpheli olmanın istisna olarak kalmasını da zorunlu kılar.

2.3. Ölçülülük ve Ceza Hukukunun Son Çare (Ultima Ratio) Niteliği

Ceza adalet sisteminin normatif sınırlarının en önemli unsurlarından biri ölçülülük ilkesidir. Ölçülülük, devletin cezalandırma yetkisinin:

  • elverişli,
  • gerekli ve
  • orantılı

olmasını zorunlu kılar. Bu ilke ile yakından bağlantılı olan ultima ratio anlayışına göre, ceza hukuku ve ceza soruşturması:

  • toplumsal sorunlara ilk başvurulan araç değil,
  • başka mekanizmaların yetersiz kaldığı istisnai durumlarda devreye giren bir müdahale

alanıdır. Dolayısıyla ceza adalet sistemi:

  • uyuşmazlık çözümünün,
  • sosyal sorun yönetiminin,
  • kamu düzeni sağlama politikasının

genel ve rutin aracı hâline getirilemez. Ceza soruşturmasının yaygınlaşması, bu ilkenin fiilen terk edildiğini ve ceza adaletinin olağan yönetim tekniğine dönüştüğünü gösteren önemli bir göstergedir.

2.4. Meşruiyet Boyutu: Ceza Adaletinin Topluma Hizmet İşlevi

Normatif ve küresel çerçevede ceza adalet sistemi, yalnızca suçla mücadele eden bir aygıt değil; topluma hizmet eden, birey-devlet ilişkisini güven temelinde sürdüren bir kurum olarak tasarlanmıştır. Bu nedenle sistemin meşruiyeti:

  • toplumun geniş kesimlerinde güven duygusu üretmesine,
  • bireylerin kendilerini sürekli tehdit altında hissetmemesine,
  • adaletin koruyucu bir mekanizma olarak algılanmasına

bağlıdır. Şüphelilik statüsünün kitleselleştiği, soruşturma tehdidinin olağanlaştığı bir düzende ise ceza adalet sistemi:

  • koruyucu olmaktan çıkar,
  • baskı ve denetim algısı üretir,
  • toplumsal meşruiyetini aşındırır.

Bu noktada ceza adalet sistemi, amaçtan sapma riskiyle karşı karşıya kalır. Bu bölümde ortaya konulan normatif ve küresel çerçeve, çalışmanın ilerleyen kısımlarında sunulacak nicel adalet istatistikleri için bir değerlendirme ölçütü işlevi görmektedir.

3. Türkiye’de Ceza Soruşturmasının Niceliksel Genişlemesi (2015-2024)

Ceza adalet sisteminin insan haklarıyla uyumlu işleyip işlemediği, yalnızca normatif ilkeler üzerinden değil; sistemin fiilî çalışma hacmi üzerinden de değerlendirilebilir. Soruşturma dosyası sayıları, ceza adaletinin ne ölçüde istisnai, ne ölçüde rutin bir yönetsel pratik hâline geldiğini gösteren en temel göstergelerdendir. Bu bölümde, Türkiye’de Cumhuriyet başsavcılıklarında 2015–2024 yılları arasında açılan soruşturma dosyalarının niceliksel gelişimi ele alınmakta; ceza soruşturmasının kapsamının sürekli ve yapısal biçimde genişlediği ortaya konulmaktadır.

3.1. Yıl İçinde Açılan Soruşturma Dosyalarının Seyri

T.C. Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan Adalet İstatistikleri 2024 verilerine göre, Cumhuriyet başsavcılıklarında yıl içinde açılan soruşturma dosyası sayıları, on yıllık dönemde istikrarlı bir artış eğilimi göstermiştir:

  • 2015: 3.542.181
  • 2016: 3.656.942
  • 2017: 4.213.214
  • 2018: 4.420.585
  • 2019: 4.307.732
  • 2020: 4.017.373
  • 2021: 4.622.897
  • 2022: 5.301.614
  • 2023: 5.551.224
  • 2024: 5.732.569

Bu veriler, 2015–2024 döneminde yıl içinde açılan soruşturma dosyası sayısının yaklaşık %62 oranında arttığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, ceza soruşturması hacmi geçici dalgalanmalardan bağımsız, yapısal bir genişleme sürecine girmiştir. Bu artış, belirli bir olağanüstü döneme veya tekil bir nedene indirgenemeyecek ölçüde süreklidir. Pandemi yılı olan 2020’de görülen sınırlı düşüş dahi, takip eden yıllarda hızla telafi edilmiş; soruşturma sayıları kısa sürede daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır.

3.2. Nüfusla Karşılaştırmalı Değerlendirme

Ceza soruşturmasının niceliksel genişlemesi, nüfus artışıyla birlikte değerlendirildiğinde daha çarpıcı bir görünüm kazanmaktadır. Türkiye nüfusu aynı dönemde artış göstermiş olmakla birlikte, soruşturma dosyalarındaki artış oranı nüfus artışını belirgin biçimde aşmaktadır. Bu çerçevede:

  • 2015 yılında, yıl içinde açılan soruşturma dosyası sayısı, toplam nüfusun yaklaşık %4,5’ine karşılık gelmektedir.
  • 2024 yılında ise bu oran yaklaşık %6,7 düzeyine yükselmiştir.

Bu oranlar, her bir soruşturma dosyasında en az bir şüpheli bulunduğu varsayımı altında değerlendirildiğinde, her yıl nüfusun giderek artan bir bölümünün ceza soruşturmasıyla doğrudan temas ettiği anlamına gelmektedir. Dosya başına birden fazla şüpheli bulunan soruşturmalar dikkate alındığında, bu temasın kapsamının daha da genişlediği söylenebilir.

3.3. Soruşturmanın İstisna Olmaktan Çıkışı

Ceza muhakemesinin normatif çerçevesinde soruşturma, istisnai bir hukuki mekanizma olarak tasarlanmıştır. Soruşturmanın amacı, somut bir suç şüphesinin varlığı hâlinde, sınırlı ve hedefli bir devlet müdahalesiyle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Ancak yukarıda aktarılan veriler, Türkiye’de ceza soruşturmasının fiilen bu istisnai karakterini kaybettiğini göstermektedir. Yıllık 5 – 6 milyon bandına ulaşan soruşturma sayıları, ceza adalet sisteminin:

  • sadece belirli ve sınırlı bir suçlu gruba yönelmediğini,
  • toplumun geniş kesimleriyle sürekli temas hâlinde olduğunu

ortaya koymaktadır. Bu noktada ceza soruşturması, suçla mücadelede seçici ve hedefli bir araç olmaktan çıkarak, yaygın ve rutin bir yönetsel pratik hâline gelmektedir.

3.4. Niceliksel Genişlemenin Normatif Anlamı

Ceza soruşturmasının niceliksel olarak genişlemesi, tek başına bir etkinlik göstergesi olarak değerlendirilemez. Aksine, bu genişleme şu normatif soruları zorunlu kılar:

  • Soruşturma eşiği, aşağıya doğru mu kaymaktadır?
  • Ceza muhakemesi, toplumsal sorunların çözümünde ilk başvurulan araç hâline mi gelmiştir?
  • Soruşturmanın bu denli yaygınlaşması, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı bakımından ne anlama gelmektedir?

Bu sorular, ceza adalet sisteminin amaç, ölçülülük ve insan haklarıyla uyum iddiasının, yalnızca normatif metinler üzerinden değil, fiilî uygulama üzerinden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Bu bölümde ortaya konulan niceliksel genişleme, ceza adalet sisteminin ölçüsüzlüğüne ilişkin tartışmanın temelini oluşturmaktadır. 

4. Şüpheliliğin Kitleselleşmesi: Sayısal Bulgular

Ceza soruşturmasının niceliksel olarak genişlemesi, tek başına istatistiksel bir artıştan ibaret değildir. Bu genişlemenin en kritik sonucu, şüphelilik statüsünün istisnai bir hukuki konum olmaktan çıkarak kitlesel ve sıradan bir toplumsal deneyime dönüşmesidir. Ceza adalet sisteminin bireylerle temas ettiği ilk ve en yoğun nokta olan soruşturma evresinde, “şüpheli” sıfatının bu denli yaygınlaşması, sistemin amaç ve sınırları bakımından ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir.

4.1. Şüpheli Sayılarının Nüfusa Oranlanması

T.C. Adalet Bakanlığı Adalet İstatistikleri 2024’te yer alan veriler, şüpheli sayılarının nüfusla karşılaştırılmasına imkân tanımaktadır. Bu verilerde, şüpheli sayıları erişkin nüfus esas alınarak her 100.000 kişi üzerinden hesaplanmaktadır. Buna göre:

  • 2015 yılında her 100.000 erişkin nüfus için yaklaşık 6.038 şüpheli bulunmaktadır.
  • 2024 yılında bu sayı 7.204 şüpheliye yükselmiştir.

Bu artış, yalnızca mutlak sayıların değil, şüphelilik yoğunluğunun da belirgin biçimde arttığını göstermektedir. 2024 yılı itibarıyla bu oran, yaklaşık olarak her 14 erişkinden birinin bir yıl içinde ceza soruşturması kapsamında “şüpheli” statüsüne girdiği anlamına gelmektedir. Bu noktada şüphelilik, artık istisnai bir hukuki durum değil; erişkin nüfusun kayda değer bir bölümü açısından olağan bir deneyim hâline gelmiştir.

4.2. Yıllık ve Kümülatif Şüpheli Teması

Şüphelilik statüsünün kitleselleştiği olgu, yalnızca tek bir yıla özgü değildir. 2015–2024 dönemine bakıldığında, yıllık ortalama 4 – 4,5 milyon kişi ceza soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla sistemle temas etmektedir. Bu veriler, on yıllık periyot açısından değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşılmaktadır:

  • Yaklaşık 40-45 milyon “şüpheli teması”,
  • Türkiye’nin mevcut toplam nüfusuna yaklaşan bir büyüklük ortaya çıkmaktadır.

Burada özellikle vurgulanması gereken husus, bu sayının “benzersiz kişi” sayısını değil; ceza adalet sistemi ile bireyler arasındaki toplumsal temas yoğunluğunu ifade ettiğidir. Aynı kişinin birden fazla yıl veya dosyada şüpheli olması mümkündür; ancak bu durum, sorunun ağırlığını azaltmamakta, aksine sistemin tekrar eden ve yıpratıcı niteliğini görünür kılmaktadır.

4.3. Şüphelilik Statüsünün İstisnailikten Çıkışı

Ceza muhakemesinin temel mantığında “şüpheli” sıfatı:

  • somut olgulara dayanan,
  • bireyselleştirilmiş,
  • geçici ve sınırlı

bir hukuki konum olarak tasarlanmıştır. Oysa yukarıda aktarılan sayısal veriler, bu statünün:

  • geniş kitlelere yayıldığını,
  • süreklilik kazandığını,
  • ceza adalet sisteminin olağan temas biçimi hâline geldiğini

ortaya koymaktadır. Bu noktada ceza soruşturması, belirli ve ciddi suç şüphelerine odaklanan bir araç olmaktan uzaklaşmakta; toplumsal yaşamın çok geniş bir alanını kapsayan rutin bir denetim mekanizması görünümü kazanmaktadır.

4.4. Şüpheliliğin Kitleselleşmesinin Normatif Sonuçları

Şüphelilik statüsünün bu ölçüde yaygınlaşması, ceza adalet sisteminin normatif temelleriyle açık bir gerilim içindedir. Özellikle şu sonuçlar öne çıkmaktadır:

  • Masumiyet karinesi fiilen zayıflamaktadır. Şüpheli olmanın yaygınlaşması, masumiyet karinesini teorik bir ilkeye indirgemekte; bireylerin önemli bir kısmı için “suçsuzluk”, pratikte korunamayan bir varsayıma dönüşmektedir.
  • Lekelenmeme hakkı aşınmaktadır. Milyonlarca kişinin şüpheli sıfatıyla sistemden geçmesi, soruşturmanın toplumsal algı düzeyinde damgalayıcı etkisini artırmakta; bireylerin sosyal ve mesleki yaşamlarında kalıcı izler bırakabilmektedir.
  • Ceza adaletinin meşruiyet zemini zedelenmektedir. Şüpheliliğin kitleselleştiği bir düzende ceza adaleti, koruyucu bir hukuk mekanizması olmaktan ziyade, bireylerin sürekli temas ettiği ve baskı hissettiği bir aygıt olarak algılanmaya başlar.

Bu bölümde ortaya konulan sayısal bulgular, ceza soruşturmasının yalnızca niceliksel olarak büyümediğini; aynı zamanda şüphelilik statüsünü kitlesel bir olguya dönüştürdüğünü açıkça göstermektedir. Bu tespit, çalışmanın ana tezini oluşturan ölçüsüzlük ve amaçtan sapma iddiasının merkezinde yer almaktadır. Bir sonraki bölümde, bu kitleselleşmenin yargısal sonuç üretme kapasitesiyle karşılaştırılması yapılacak; özellikle kovuşturmaya yer olmadığı kararlarının yüksek oranları üzerinden, ceza adalet sisteminin neden “çok sayıda şüpheli üretip az sayıda dava açan” bir yapıya dönüştüğü incelenecektir.

5. Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararları ve Sistemin Filtreleme Krizi

Ceza adalet sisteminin etkinliği ve meşruiyeti, yalnızca kaç soruşturma açıldığıyla değil; bu soruşturmaların hangi oranda ve ne tür sonuçlar ürettiğiyle ölçülür. Soruşturma evresi, normatif olarak, yalnızca yeterli şüphe bulunan dosyaların yargılama aşamasına taşınmasını sağlayan bir filtre işlevi görmelidir. Ancak Türkiye’de son on yıla ilişkin veriler, bu filtrenin işlevini tersine çeviren bir yapısal sorunla karşı karşıya olduğuna işaret etmektedir.

5.1. Karar Türlerine Göre Dağılım: Genel Görünüm

T.C. Adalet Bakanlığı Adalet İstatistikleri 2024 verilerine göre, Cumhuriyet başsavcılıklarında karara bağlanan soruşturma dosyaları içinde kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar (KYOK) belirgin bir ağırlık kazanmıştır. 2015–2024 döneminde:

  • 2015’te KYOK sayısı 1.967.522 iken,
  • 2024’te bu sayı 3.045.610’a yükselmiştir.

Aynı dönemde kamu davası açılan dosya sayıları artmakla birlikte, KYOK artış hızının gerisinde kalmıştır. 2024 yılı itibarıyla karara bağlanan toplam dosyalar içinde:

  • KYOK oranı yaklaşık %55,
  • Kamu davası açılan dosyaların oranı yaklaşık %27–28,
  • kalan kısım ise uzlaştırma, yetkisizlik, görevsizlik ve benzeri diğer kararlardan oluşmaktadır.

Bu tablo, her iki dosyadan birinden fazlasının dava açılmaksızın kapatıldığını ortaya koymaktadır.

5.2. Filtreleme Mantığının Tersine Dönüşü

Ceza muhakemesinin klasik mantığında soruşturma, yargılamayı gereksiz yere meşgul etmeyecek şekilde işleyen bir ön eleme mekanizmasıdır. Yeterli şüphe bulunmayan dosyaların erken aşamada ayıklanması, hem bireylerin gereksiz yere yargılama baskısı altına girmesini önler hem de yargı sisteminin kaynaklarını korur. Ancak mevcut veriler, Türkiye’de soruşturmanın şu şekilde işlediğini göstermektedir:

  • Önce geniş kitleler şüpheli hâline getirilmekte,
  • ardından bu geniş havuzun yarıdan fazlası dava açılmadan sistem dışına çıkarılmaktadır.

Bu durum, soruşturmanın önleyici ve sınırlayıcı bir filtre olmaktan çıkıp, gecikmeli ve yıpratıcı bir ayıklama sürecine dönüştüğünü göstermektedir.

5.3. KYOK Oranlarının Normatif Anlamı

KYOK kararlarının yüksekliği, ilk bakışta “etkin bir filtreleme” göstergesi gibi yorumlanabilir. Ancak bu yorum, soruşturmanın ne zaman ve nasıl devreye girdiği sorusunu göz ardı etmektedir. Zira sorun, dava açılmaması değil; dava açılmayacağı baştan öngörülebilecek çok sayıda dosyada dahi şüpheli statüsünün işletilmesidir. Bu bağlamda yüksek KYOK oranları şu normatif sorunları gündeme getirmektedir:

  • Masumiyet karinesi bakımından: Milyonlarca kişi, yeterli şüphe oluşmadığı anlaşılan dosyalar nedeniyle, soruşturma sürecinin tüm yüküne maruz kalmaktadır.
  • Lekelenmeme hakkı bakımından: Dosyanın dava açılmadan kapanması, soruşturma süresince yaşanan damgalayıcı etkiyi ortadan kaldırmamaktadır. KYOK, lekelenmeyi telafi eden değil, çoğu zaman geç gelen bir temize çıkarma işlevi görmektedir.
  • Ölçülülük bakımından: Sonuç üretmeyen bir soruşturma hacmi, ceza adalet sisteminin gereklilik ve orantılılık testini geçemediğini göstermektedir.

5.4. “Çok Şüpheli – Az Dava” Paradoksu

Ortaya çıkan tablo, ceza adalet sisteminde belirgin bir paradoksa işaret etmektedir: Sistem, bir yandan milyonlarca şüpheli üretmekte, diğer yandan bu şüphelilerin büyük çoğunluğunu yargılama aşamasına taşımamaktadır. Bu paradoksun üç temel sonucu vardır:

  • Kaynak israfı: Savcılık ve kolluk kaynakları, dava açılmayacak dosyalarla meşgul edilmekte; bu durum hem etkinliği hem de kaliteyi düşürmektedir.
  • Bireysel yıpranma: Şüpheli sıfatıyla sisteme giren kişiler, dava açılmasa bile ifade verme, adli işlem tehdidi ve sosyal damgalanma gibi sonuçlarla karşılaşmaktadır.
  • Sistemin meşruiyet kaybı: Ceza adalet sistemi, adalet üreten bir mekanizma olmaktan ziyade, çok sayıda kişiyi sürece dahil edip büyük bölümünü sonuçsuz bırakan bir yapıya dönüşmektedir.

Bu bölümde ortaya konulan KYOK oranları ve karar dağılımları, ceza adalet sisteminin filtreleme işlevinde yapısal bir kriz yaşadığını göstermektedir. Sorun, dava açılmaması değil; dava açılmayacak dosyalar üzerinden dahi şüphelilik statüsünün işletilmesidir. Bu kriz, bir sonraki bölümde ele alınacak olan mağdur/müşteki-şüpheli dengesi ve toplumsal temas yoğunluğu ile birlikte değerlendirildiğinde, ceza adalet sisteminin neden amaçla uyumsuz ve ölçüsüz bir yapıya dönüştüğü daha net biçimde ortaya çıkacaktır.

6. Mağdur / Müşteki – Şüpheli Dengesi ve Toplumsal Temas Yoğunluğu

Ceza adalet sisteminin toplumsal etkisini değerlendirmek için yalnızca şüpheli sayılarına bakmak yeterli değildir. Sistemin toplumla kurduğu ilişkinin gerçek boyutu, aynı anda hem şüpheli hem de mağdur/müşteki olarak ceza muhakemesine dâhil edilen kişi sayıları birlikte ele alındığında ortaya çıkmaktadır. Bu perspektif, ceza adalet sisteminin yalnızca belirli bir “suçlu” kesimle değil, toplumun geniş ve farklı kesimleriyle sürekli temas hâlinde olduğunu göstermektedir.

6.1. Mağdur/Müşteki Sayılarının Genel Görünümü

T.C. Adalet Bakanlığı Adalet İstatistikleri 2024’te yer alan verilere göre, ceza soruşturmalarında yer alan mağdur/müşteki sayıları da yıllar itibarıyla yüksek ve istikrarlı bir seyir izlemektedir. Nüfusa oranla hesaplanan bu veriler, her yıl milyonlarca kişinin mağdur veya müşteki sıfatıyla ceza adalet sistemiyle temas ettiğini ortaya koymaktadır. Özellikle 2024 yılı itibarıyla:

  • Her 100.000 toplam nüfus içinde yaklaşık 4.816 mağdur/müşteki bulunmaktadır.
  • Bu oran, mutlak sayılarla ifade edildiğinde, yaklaşık 4 milyonun üzerinde kişinin yalnızca bir yıl içinde mağdur veya müşteki olarak ceza soruşturması sürecine dâhil olduğu anlamına gelmektedir.

Bu tablo, ceza adalet sisteminin toplumsal temas alanının yalnızca şüphelilerle sınırlı olmadığını; mağdurlar üzerinden de son derece geniş bir kapsama ulaştığını göstermektedir.

6.2. Şüpheli ve Mağdur Verilerinin Birlikte Değerlendirilmesi

Şüpheli ve mağdur/müşteki sayılarını birlikte ele almak, ceza adalet sisteminin toplumla kurduğu ilişkinin niceliksel boyutunu daha net biçimde ortaya koymaktadır. Önceki bölümlerde gösterildiği üzere:

  • Yıllık şüpheli sayısı yaklaşık 4-4,5 milyon kişi,
  • Yıllık mağdur/müşteki sayısı yaklaşık 3,5-4 milyon kişi düzeyindedir.

Bu iki grup birlikte değerlendirildiğinde, aynı yıl içinde en az 8-9 milyon kişinin ceza adalet sistemiyle doğrudan ve kişisel düzeyde temas ettiği anlaşılmaktadır. Aynı kişinin hem mağdur hem şüpheli olma ihtimali hesaba katılsa dahi, bu temas yoğunluğu, ceza adaletinin istisnai bir devlet faaliyeti olmaktan çıktığını açıkça ortaya koymaktadır.

6.3. Toplumsal Temas Yoğunluğu Kavramı

Bu noktada ceza adalet sistemi bakımından “toplumsal temas yoğunluğu” kavramı önem kazanmaktadır. Toplumsal temas yoğunluğu, ceza adalet sisteminin:

  • kaç kişiye ulaştığını,
  • hangi sıklıkta bireylerin hayatına dokunduğunu,
  • ne ölçüde gündelik yaşamın parçası hâline geldiğini

gösteren bir göstergedir. 2015–2024 dönemine bakıldığında:

  • şüpheli ve mağdur/müşteki temasları birlikte değerlendirildiğinde,
  • on yıllık süreçte toplumun tamamına yaklaşan bir büyüklükte kişi-teması ortaya çıkmaktadır.

Bu durum, ceza adalet sisteminin:

  • yalnızca suçla mücadele eden sınırlı bir mekanizma değil,
  • toplumsal yaşamın çok geniş bir alanına yayılan sürekli bir etkileşim rejimi

olarak işlediğini göstermektedir.

6.4. Normatif Değerlendirme: İstisnailikten Yaygınlığa

Ceza adalet sisteminin bu denli geniş bir toplumsal temas alanına sahip olması, normatif açıdan ciddi sorunlar doğurmaktadır. Zira modern ceza hukuku anlayışında:

  • ceza soruşturması istisnai olmalıdır,
  • bireyin ceza muhakemesiyle teması zorunlu ve sınırlı durumlarla kısıtlanmalıdır.

Oysa mevcut veriler, ceza adalet sisteminin:

  • mağdur ve şüpheli sıfatları üzerinden,
  • toplumun çok büyük bir kesimini düzenli olarak kapsadığını

göstermektedir. Bu durum, ceza adaletinin “olağan bir toplumsal temas mekanizması” hâline geldiğini; bunun ise insan haklarıyla uyumlu suçla mücadele anlayışıyla bağdaşmadığını ortaya koymaktadır.

  1. Toplumsal Algı ve Meşruiyet Sorunu

Şüpheli ve mağdur sıfatları üzerinden kurulan bu yoğun temas, ceza adalet sisteminin toplumsal algısını da dönüştürmektedir. Sürekli temas hâlinde olunan bir ceza adaleti:

  • bireylerde güven değil,
  • tedirginlik ve baskı duygusu üretebilir;
  • adaleti koruyucu bir mekanizma olmaktan çıkarıp,
  • gündelik hayatın üzerinde sürekli hissedilen bir denetim aygıtı gibi algılanmasına yol açabilir.

Bu algısal dönüşüm, ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan çocuklar, etiketleme, lekelenmeme hakkı ve nihayet meşruiyet krizi tartışmalarının temelini oluşturmaktadır. Bu bölümde ortaya konulan mağdur/müşteki–şüpheli dengesi ve toplumsal temas yoğunluğu, ceza adalet sisteminin toplumla kurduğu ilişkinin yaygın ve sürekli niteliğini açıkça göstermiştir. Bir sonraki bölümde, bu yoğunluğun en hassas ve korunması gereken grup olan çocuklar üzerindeki etkisi ele alınacak; “suça sürüklenen çocuk” istatistikleri üzerinden ceza adalet sisteminin koruyucu işlevden ne ölçüde uzaklaştığı tartışılacaktır.

7. Suça Sürüklenen Çocuklar: Koruma Rejiminden Ceza Soruşturmasına

Ceza adalet sisteminin ölçülülüğü ve insan haklarıyla uyumu, en açık biçimde çocuklara yaklaşımı üzerinden test edilebilir. Zira çocuklar, ceza hukuku bakımından yalnızca yaşça küçük bireyler değil; özel koruma rejimine tâbi, gelişimsel, psikolojik ve sosyal açıdan kırılgan bir gruptur. Bu nedenle modern hukuk sistemlerinde çocuklarla temas, ceza adaletinin en istisnai ve en sınırlı alanını oluşturur. Ancak Türkiye’de son on yıla ilişkin adalet istatistikleri, çocukların ceza soruşturmasıyla temasının istisnai olmaktan çıktığını, aksine istikrarlı ve yapısal bir nitelik kazandığını göstermektedir.

7.1. “Suça Sürüklenen Çocuk” Kavramının Hukuki Anlamı

Türk ceza hukukunda ve çocuk adaleti sisteminde kullanılan “suça sürüklenen çocuk” kavramı, bilinçli olarak “çocuk fail” kavramının yerine tercih edilmiştir. Bu tercih, çocuğun:

  • cezai sorumluluğunun sınırlı olduğunu,
  • davranışlarının çoğu zaman sosyal, ailesel ve çevresel etkenlerle şekillendiğini,
  • esas olarak korunması ve desteklenmesi gereken bir birey olduğunu

ifade eder. Bu yaklaşım, hem ulusal hukukta hem de uluslararası çocuk hakları rejiminde kabul gören temel ilkelerle uyumludur. Buna göre ceza soruşturması, çocuklar bakımından son çare olmalı; mümkün olan her durumda koruyucu, onarıcı ve sosyal destek odaklı mekanizmalar tercih edilmelidir.

7.2. Sayısal Görünüm: Çocukların Ceza Soruşturmasıyla Teması

T.C. Adalet Bakanlığı Adalet İstatistikleri 2024 verileri, yıl içinde açılan soruşturma dosyaları içerisinde suça sürüklenen çocukların oranının 2015-2024 döneminde %3 ila %5 bandında seyrettiğini göstermektedir. 2024 yılı itibarıyla bu oran yaklaşık %3,6 düzeyindedir. Bu oran, ilk bakışta düşük gibi algılanabilir. Ancak mutlak sayılara dönüştürüldüğünde tablo son derece çarpıcıdır:

  • 2024 yılında açılan yaklaşık 5,7 milyon soruşturma dosyasının 200 binden fazlası, suça sürüklenen çocuklara ilişkindir.
  • On yıllık dönem birlikte değerlendirildiğinde, yaklaşık 1,7 milyon çocuk dosya teması ortaya çıkmaktadır.

Bu veriler, çocukların ceza adalet sistemiyle temasının:

  • tekil ve istisnai olaylardan ibaret olmadığını,
  • süreklilik arz eden bir olguya dönüştüğünü

açıkça ortaya koymaktadır.

7.3. Koruma Rejiminin Aşınması ve Ceza Soruşturmasının Rutinleşmesi

Çocuk adaleti sisteminin normatif mantığında ceza soruşturması:

  • istisnai,
  • kısa süreli,
  • çocuk üzerinde en az olumsuz etkiyi yaratacak şekilde

tasarlanmalıdır. Ancak istatistiklerin işaret ettiği tablo, çocuklar bakımından da ceza soruşturmasının rutinleştiğini göstermektedir. Yüz binlerce çocuğun:

  • kolluk,
  • savcılık,
  • adliye

üçgeninde ceza soruşturmasıyla muhatap olması, koruma rejiminin fiilen geri plana itildiğini göstermektedir. Bu durum, ceza adalet sisteminin çocuklar bakımından:

  • koruyucu bir sosyal mekanizma olmaktan uzaklaşıp,
  • disipline edici ve denetleyici bir aygıta dönüşmesi riskini doğurmaktadır.

7.4. Çocuklar Bakımından Lekelenme ve Kalıcı Etkiler

Çocuklar açısından ceza soruşturması, yalnızca hukuki bir işlem değil; aynı zamanda gelişimsel ve psikolojik sonuçları olan bir deneyimdir. Şüpheli sıfatıyla sistemle temas eden çocuklar:

  • eğitim hayatlarında,
  • sosyal çevrelerinde,
  • aile içi ilişkilerinde

kalıcı izler taşıyabilecek bir etiketlenme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Soruşturmanın dava açılmadan sonuçlanması veya kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi, bu etkiyi çoğu zaman geri döndürmemektedir. Bu yönüyle çocuklar bakımından lekelenmeme hakkı, teorik bir ilke olmaktan çıkmakta; fiilen aşınan bir koruma alanına dönüşmektedir.

7.5. Normatif Çelişki: Son Çare İlkesi ile Uygulama Arasındaki Uçurum

Ortaya çıkan tablo, çocuk adaleti sisteminin temel ilkeleriyle açık bir normatif çelişkiye işaret etmektedir:

  • Ceza soruşturması son çare olmalıdır.
  • Çocuklar için ceza dışı mekanizmalar öncelikli olmalıdır.
  • Devletin müdahalesi koruyucu ve onarıcı nitelik taşımalıdır.

Buna karşın, on yıllık veriler çocukların ceza soruşturmasıyla temasının istikrarlı ve yaygın olduğunu göstermektedir. Bu durum, ceza adalet sisteminin çocuklar bakımından dahi ölçülülük sınırlarını zorladığını, hatta aştığını düşündürmektedir. Bu bölümde ele alınan veriler, ceza adalet sisteminin ölçüsüzlüğünün yalnızca yetişkinler bakımından değil, en kırılgan grup olan çocuklar bakımından da geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tespit, bir sonraki bölümde ele alınacak olan suçun sosyal sapma olarak kabulü ve etiketleme teorisi açısından kritik bir öneme sahiptir.

8. Suçun Sosyal Sapma Olarak Kabulü ve Etiketleme Sorunu

Ceza adalet sisteminin amaç ve sınırlarını anlamak bakımından kriminolojik teoriler önemli bir referans noktası sunar. Bu teoriler içinde, suçun toplumsal normlardan sapma olarak tanımlanması, modern ceza hukukunun en yaygın ve yerleşik kabullerinden biridir. Bu kabul, yalnızca suç olgusunu açıklamaya değil; aynı zamanda ceza adalet sisteminin neden istisnai ve sınırlı olması gerektiğini temellendirmeye hizmet eder. Ancak Türkiye’de ceza soruşturmasının son on yılda ulaştığı niceliksel boyut, suçun “istisnai bir sapma” olduğu varsayımıyla açık bir uyumsuzluk sergilemektedir.

8.1. Suçun Sosyal Sapma Olarak Kavramsallaştırılması

Kriminolojik literatürde suç, çoğunlukla:

  • toplumun genel normlarına aykırı,
  • sınırlı bir grup tarafından,
  • istisnai biçimde işlenen

davranışlar olarak ele alınır. Bu yaklaşım, ceza adalet sisteminin olağan sosyal davranışları değil, toplumsal düzeni ciddi biçimde tehdit eden sapkın davranışları hedeflemesi gerektiği fikrine dayanır. Dolayısıyla suçun sapma olarak kabulü, ceza hukukunun:

  • kapsamını daraltan,
  • müdahaleyi sınırlayan,
  • ölçülülüğü zorunlu kılan

bir teorik zemindir. Bu zeminde ceza soruşturması, toplumun küçük bir kesimine yönelen istisnai bir müdahale olarak tasarlanmıştır.

8.2. Sayısal Gerçeklik ile Teorik Kabul Arasındaki Kopuş

Önceki bölümlerde ortaya konulan istatistikler, Türkiye’de ceza adalet sisteminin fiilî işleyişinin bu teorik kabulle örtüşmediğini açıkça göstermektedir:

  • Her yıl milyonlarca kişi şüpheli sıfatıyla ceza soruşturmasına dâhil edilmektedir.
  • Yıllık şüpheli oranları, erişkin nüfusun %6 -7’sine ulaşmaktadır.
  • On yıllık süreçte ortaya çıkan şüpheli teması, toplumun tamamına yaklaşan bir büyüklük arz etmektedir.
  • Bu kitlesel temas, çocukları da kapsayacak şekilde yaş grupları arasında yayılmaktadır.

Bu tablo, şu soruyu kaçınılmaz kılmaktadır: Eğer suç gerçekten sosyal bir sapma ise, toplumun bu denli geniş bir kesimi neden ceza soruşturmasının konusu hâline gelmektedir? Bu soruya verilebilecek iki olası cevap vardır:

  • Toplumun büyük çoğunluğu sapma içindedir.
  • Ceza adalet sistemi, sapmayı değil, sıradanlığı ve gündelik çatışmaları cezai filtreye tâbi tutmaktadır.

Kriminolojik açıdan makul olan, ikinci ihtimaldir.

8.3. Etiketleme Teorisi ve Şüpheliliğin Üretimi

Etiketleme teorisi, suçun yalnızca işlenen bir fiilden ibaret olmadığını; hukuki ve kurumsal tepkiler yoluyla “üretilen” bir statü olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşıma göre:

  • Devletin ceza adalet mekanizmaları,
  • bireyleri “şüpheli”, “sanık” veya “suçlu” olarak tanımladığında,
  • bu tanım, bireyin sosyal kimliğinin bir parçası hâline gelir.

Türkiye’de ceza soruşturmasının bu denli yaygınlaşması, etiketleme teorisinin öngördüğü riskleri yapısal bir boyuta taşımaktadır. Zira milyonlarca kişinin şüpheli statüsüne girmesi, suç isnadının:

  • bireysel ve istisnai bir durum olmaktan çıkıp,
  • kitlesel ve sıradan bir deneyime dönüşmesine yol açmaktadır.

Bu noktada ceza adalet sistemi:

  • yalnızca mevcut suçları takip eden bir mekanizma değil,
  • şüphelilik üreten ve yayan bir kurumsal yapı hâline gelmektedir.

8.4. Etiketlemenin Sosyal ve Hukuki Sonuçları

Şüpheliliğin yaygınlaşması ve etiketleme etkisinin güçlenmesi, yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de önemli sonuçlar doğurmaktadır:

  • Bireysel düzeyde: Şüpheli sıfatıyla sistemden geçen kişiler, dava açılmasa dahi, sosyal çevrelerinde ve mesleki yaşamlarında kalıcı bir damgalanma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
  • Toplumsal düzeyde: Şüpheliliğin sıradanlaşması, toplumda “herkes potansiyel suçlu” algısını güçlendirmekte; bu durum, güven ilişkilerini ve toplumsal dayanışmayı zedelemektedir.
  • Hukuki düzeyde: Masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı, teorik olarak varlığını sürdürse de, pratikte işlevsizleşme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu sonuçlar, ceza adalet sisteminin amaçlarıyla bağdaşmayan bir etiketleme döngüsüne işaret etmektedir. Bu bölümde ortaya konulan teorik çerçeve ve sayısal gerçeklik birlikte değerlendirildiğinde, ceza adalet sisteminin yöneldiği istikamet daha net görünmektedir. Sistem, suçun istisnai bir sapma olduğu varsayımından uzaklaşarak:

  • geniş kitleleri kapsayan,
  • gündelik yaşamı kuşatan,
  • sürekli bir şüphelilik hâli üreten

bir sosyal denetim mekanizmasına dönüşmektedir. Bu dönüşüm, ceza adalet sisteminin amaçla uyumsuzluğunu ve ölçüsüzlüğünü bir kez daha teyit etmektedir. Etiketleme teorisi ışığında yapılan bu değerlendirme, ceza adalet sisteminin neden yalnızca istatistiksel değil, yapısal bir insan hakları sorununa yol açtığını ortaya koymaktadır. Bir sonraki bölümde, bu yapısal sorunun lekelenmeme hakkı üzerindeki etkisi ayrıntılı biçimde ele alınacak; kitlesel şüpheliliğin neden yapısal bir insan hakları ihlali teşkil ettiği normatif olarak temellendirilecektir.

9. Lekelenmeme Hakkının Yapısal İhlali

Ceza adalet sisteminin insan haklarıyla uyumlu işleyip işlemediğinin en hassas göstergelerinden biri, lekelenmeme hakkına ne ölçüde saygı gösterildiğidir. Lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesinin yalnızca yargılama sürecine ilişkin bir ilke olmadığını; bireyin, suç isnadı henüz yargısal olarak doğrulanmamışken dahi suçlu muamelesi görmemesini güvence altına alan daha geniş bir koruma alanını ifade eder. Bu nedenle, ceza soruşturmasının kapsamı ve yaygınlığı arttıkça, lekelenmeme hakkının ihlal edilme riski niceliksel değil, yapısal bir boyut kazanır.

9.1. Lekelenmeme Hakkının Hukuki Niteliği

Lekelenmeme hakkı, açıkça düzenlenmiş bağımsız bir hak olarak her zaman metinlerde yer almasa da;

  • masumiyet karinesi,
  • kişinin şeref ve itibarının korunması,
  • özel hayatın gizliliği

ilkelerinin doğal ve zorunlu bir uzantısıdır. Bu hak, ceza adalet sisteminin bireylerle kurduğu ilişkinin asgari sınırını belirler. Buna göre devlet, soruşturma yürütürken:

  • bireyi gereksiz yere suçlu gibi göstermemeli,
  • şüphelilik statüsünü yaygın ve rutin bir muameleye dönüştürmemeli,
  • soruşturmanın birey üzerindeki sosyal ve psikolojik etkilerini gözetmelidir.

Lekelenmeme hakkı, bu yönüyle ceza adalet sisteminin insani ve ölçülü karakterinin turnusol kâğıdıdır.

9.2. Bireysel İhlalden Yapısal İhlale Geçiş

Klasik insan hakları ihlali analizlerinde, lekelenmeme hakkı çoğu zaman:

  • basın yoluyla teşhir,
  • kamuoyuna suçlu gibi sunulma,
  • yargılama öncesi cezalandırıcı muamele

gibi münferit olaylar üzerinden tartışılır. Oysa Türkiye’de ceza soruşturmasının son on yılda ulaştığı boyut, ihlalin artık bireysel örneklerle açıklanamayacağını göstermektedir. Milyonlarca kişinin her yıl şüpheli statüsüne sokulduğu, bunların yarıdan fazlası hakkında dava dahi açılmadığı bir sistemde:

  • lekelenme istisnai bir hata değil,
  • ceza adaletinin olağan ve öngörülebilir bir sonucu

hâline gelmektedir. Bu noktada ihlal, yapısal bir nitelik kazanır. Yani sorun, tekil yanlış uygulamalardan değil; sistemin işleyiş biçiminden kaynaklanmaktadır.

9.3. Kitlesel Şüphelilik ve Lekelenmenin Normalleşmesi

Önceki bölümlerde ortaya konulan sayısal veriler, lekelenmeme hakkının neden yapısal olarak ihlal edildiğini açıkça göstermektedir:

  • Her yıl milyonlarca kişi şüpheli sıfatıyla soruşturma sürecine dâhil edilmektedir.
  • Bu kişilerin yaklaşık %55’i, kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sistemden çıkmaktadır.
  • Buna rağmen soruşturma süresince maruz kalınan:
    • ifade alma,
    • kolluk ve savcılık temasları,
    • adli kayıt ve arşiv kaygısı,
    • sosyal çevrede “soruşturma geçirmiş kişi” algısı

telafi edilmemektedir. Bu koşullarda lekelenme, hukuken “yasaklanmış” olsa bile, fiilen normalleşmiş durumdadır. Masumiyet karinesi, yargılamanın sonunda verilen bir hükme indirgenmekte; soruşturma evresindeki sosyal gerçeklik karşısında etkisiz kalmaktadır.

9.4. Ölçülülük İlkesi Bakımından Değerlendirme

Lekelenmeme hakkının yapısal ihlali, aynı zamanda ölçülülük ilkesinin çöküşünü de gözler önüne sermektedir. Ceza adalet sisteminin müdahaleleri:

  • Elverişlilik bakımından sorgulanmalıdır: Dava açılmayacağı anlaşılan dosyalarda dahi milyonlarca kişinin şüpheli yapılması, suçla mücadelede gerçekten elverişli midir?
  • Gereklilik bakımından sorgulanmalıdır: Aynı kamu düzeni hedefi, daha az müdahaleci yollarla sağlanamaz mıydı?
  • Orantılılık bakımından sorgulanmalıdır: Yargısal sonuç üretmeyen soruşturmaların, bireylerin itibarında ve yaşamında yarattığı zarar, sağlanan kamu yararıyla dengeli midir?

Bu soruların her biri, mevcut uygulamanın orantısız ve ölçüsüz olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşturmaktadır.

9.5. Çocuklar ve Kırılgan Gruplar Açısından Derinleşen İhlal

Lekelenmeme hakkının yapısal ihlali, çocuklar ve diğer kırılgan gruplar bakımından daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Suça sürüklenen çocukların yüz binlerce dosyada ceza soruşturmasıyla muhatap olması:

  • çocuğun üstün yararı ilkesini zedelemekte,
  • ceza adalet sisteminin koruyucu işlevini aşındırmakta,
  • çocukların erken yaşta “şüpheli kimliği” ile tanışmasına yol açmaktadır.

Bu durum, lekelenmeme hakkının çocuklar bakımından fiilen askıya alınması anlamına gelmektedir. Bu bölümde yapılan değerlendirme, ceza adalet sisteminin insan haklarıyla uyum iddiasının, lekelenmeme hakkı bakımından ciddi bir sınavdan geçemediğini ortaya koymaktadır. Kitlesel şüphelilik, bu hakkı münferit ihlaller düzeyinden çıkararak sistemik bir sorun hâline getirmiştir. Bir sonraki bölümde, bu yapısal ihlalin ceza adalet sistemi ile toplum arasındaki ilişkiyi nasıl dönüştürdüğü ele alınacak; sistemin neden giderek meşruiyet üretemeyen, yabancılaştırıcı bir güç olarak algılanmaya başladığı tartışılacaktır.

10. Ceza Adalet Sistemi – Toplum İlişkisi: Meşruiyetten Yabancılaşmaya

Ceza adalet sisteminin uzun vadeli başarısı, yalnızca suç oranlarını düşürme kapasitesiyle değil; toplum nezdinde meşruiyet üretme gücüyle ölçülür. Hukuk devletlerinde ceza adaleti, korku yaratan bir denetim mekanizması değil; adalet duygusunu güçlendiren, güven üreten ve bireyleri koruyan bir kamu hizmeti olarak algılanmalıdır. Ancak ceza soruşturmasının niceliksel olarak genişlediği, şüpheliliğin kitleselleştiği ve lekelenmeme hakkının yapısal biçimde aşındığı bir düzende, bu meşruiyet ilişkisi giderek zayıflamaktadır.

10.1. Meşruiyetin Normatif Temelleri

Ceza adalet sisteminin meşruiyeti, üç temel sütun üzerinde yükselir:

  • Hukuki meşruiyet: Sistem, anayasal ilkelere, insan haklarına ve ölçülülük gerekliliklerine uygun işlemelidir.
  • Sosyal meşruiyet: Toplumun geniş kesimleri, ceza adaletini adil, gerekli ve koruyucu bir mekanizma olarak algılamalıdır.
  • Ahlaki meşruiyet: Ceza adaletinin müdahaleleri, bireylerin onurunu zedelemeyen, hakkaniyetli ve ölçülü bir karakter taşımalıdır.

Bu üç sütundan herhangi birinin zayıflaması, ceza adalet sisteminin toplumla kurduğu bağın kopma noktasına yaklaşmasına neden olur.

10.2. Sürekli Temasın Ürettiği Yabancılaşma

Önceki bölümlerde gösterildiği üzere, Türkiye’de ceza adalet sistemi:

  • her yıl milyonlarca şüpheli ve mağdur üzerinden,
  • toplumun çok geniş bir kesimiyle

sürekli ve yoğun bir temas hâlindedir. Bu temasın niteliği ise çoğu zaman:

  • kısa süreli ama yıpratıcı,
  • sonucu belirsiz,
  • bireyde “her an sistemin konusu olabilirim” hissi uyandıran

bir karakter taşımaktadır. Bu koşullarda ceza adalet sistemi, toplum nezdinde:

  • olağan bir kamu hizmeti değil,
  • sürekli hissedilen bir baskı ve denetim aygıtı

olarak algılanmaya başlar. Bu algı, bireylerde yabancılaşma duygusunu besler.

10.3. Güven Kaybı ve Algısal Kırılma

Meşruiyetin aşınmasının en görünür sonucu, güven kaybıdır. Şüpheliliğin sıradanlaştığı bir düzende bireyler:

  • ceza adalet sistemini kendilerini koruyan bir yapı olarak değil,
  • her an kendilerini hedef alabilecek bir güç olarak algılamaya başlar.

Bu algısal kırılma şu sonuçları doğurur:

  • İşbirliği isteğinin azalması: Bireyler, kolluk ve savcılıkla temas etmekten kaçınma eğilimine girer.
  • Adalet duygusunun zayıflaması: Ceza adaletinin adil sonuçlar ürettiğine dair inanç sarsılır.
  • Gayriresmî çözüm arayışları: Toplumsal uyuşmazlıklar, ceza adaleti dışında çözülmeye çalışılır.

Bu gelişmeler, ceza adalet sisteminin kendi amaçlarına aykırı sonuçlar üretmesine yol açar.

10.4. “İşgal Kuvvetleri” Algısının Sosyolojik Anlamı ve Düşman Ceza Hukuku Mantığı

Bu noktada, ceza adalet sisteminin toplum nezdinde “işgal kuvvetleri” gibi algılanması, duygusal veya polemikçi bir benzetmeden ibaret değildir. Bu algı, sosyolojik olarak belirli bir ilişki biçimini ifade etmektedir. Bu ilişki biçiminde, ceza adalet sistemi toplumla bütünleşik bir kamu hizmeti olarak değil; toplumdan kopuk, sürekli temas hâlinde fakat yabancılaştırıcı bir denetim aygıtı olarak algılanmaktadır. Bu algının temel unsurları şunlardır: sistemin toplumdan kopuk çalıştığı, müdahalelerinin olağanüstü değil olağan hâle geldiği ve bireylerin kendilerini korunan değil, sürekli gözetlenen ve denetlenen taraf olarak gördüğü bir ilişki biçimi. Ceza adalet sistemi, bu algı çerçevesinde, yurttaşlara ait bir kurum olmaktan çıkarak, toplum üzerinde sürekli varlık gösteren bir güç gibi algılanmaya başlamaktadır.

Bu sosyolojik dönüşüm, ceza hukuku teorisinde Günther Jakobs tarafından geliştirilen “düşman ceza hukuku” kavramıyla açıklayıcı bir paralellik taşımaktadır. Düşman ceza hukuku yaklaşımında, birey artık hukukun eşit ve onurlu muhatabı olan bir yurttaş olarak değil; potansiyel bir risk ve tehdit olarak konumlandırılmaktadır. Bu yaklaşımda ceza soruşturması, işlenmiş fiilden ziyade, kişinin taşıdığı varsayılan tehlike üzerinden şekillenmekte; masumiyet karinesi fiilen zayıflamaktadır. Türkiye’de ceza soruşturmasının niceliksel olarak yaygınlaşması, şüpheliliğin kitleselleşmesi ve soruşturmanın büyük ölçüde kovuşturmaya dönüşmeden sona ermesi, bu mantığın istisnai alanlardan çıkarak toplumsal düzleme yayıldığını göstermektedir. Bu durum, ceza adalet sisteminin fiilen bir “vatandaş ceza hukuku” mantığından uzaklaşarak, geniş kesimleri potansiyel şüpheli olarak gören bir güvenlik perspektifine yaklaştığı yönünde güçlü bir izlenim yaratmaktadır. Bu algının yerleşmesi, ceza adalet sisteminin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyolojik ve meşruiyet temelli bir krize girdiğinin güçlü bir göstergesidir. Toplumla güven ilişkisi üzerinden kurulamayan bir ceza adaleti, zamanla meşruiyet üretme kapasitesini kaybetmekte; koruyucu bir hukuk kurumu olmaktan ziyade, dışsal ve yabancı bir güç olarak algılanmaktadır.

10.5. Meşruiyet Krizinin Kendi Kendini Besleyen Niteliği

Meşruiyet kaybı, yalnızca bir sonuç değil; aynı zamanda yeni sorunlar üreten bir süreçtir. Sistem meşruiyet kaybettikçe:

  • daha fazla şüphe üretme eğilimine girer,
  • denetimi artırarak güven eksikliğini telafi etmeye çalışır,
  • bu da daha fazla yabancılaşma ve direnç doğurur.

Bu döngü, ceza adalet sistemini:

  • ölçüsüzlüğü derinleştiren,
  • toplumsal bağları zayıflatan

bir kısır döngüye sürükler. Bu bölümde yapılan değerlendirme, ceza adalet sisteminin neden yalnızca hukuki değil, toplumsal bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır.

10.6. Kavramsal Çerçeve Denemesi: Toplum Destekli Modelden “İşgal Kuvvetleri” Modeline

Ceza adalet sisteminin toplumsal meşruiyeti, yalnızca normatif ilkelerle değil, sistemin toplumla nasıl bir ilişki kurduğu ile belirlenir. Bu ilişki, ceza adaletinin hangi sıklıkla, hangi yoğunlukta ve hangi varsayımlar üzerinden müdahalede bulunduğuna bağlı olarak şekillenir. Bu bağlamda, ceza adalet sisteminin işleyişi iki ideal tip üzerinden kavramsallaştırılabilir: „toplum destekli ceza adalet sistemi“ ve “işgal kuvvetleri ceza adalet sistemi„.

Toplum destekli ceza adalet sistemi, ceza adaletinin toplumun ortak güvenlik ihtiyacından doğan ve toplumla güven temelli bir ilişki içinde çalışan bir kamu hizmeti olarak konumlandığı modeli ifade eder. Bu modelde ceza adaleti, olağan değil olağanüstü bir müdahale olarak tasarlanmıştır. Şüphelilik istisnaidir; ceza soruşturması, yalnızca yeterli ve somut şüphe hâlinde devreye giren bir son çare (ultima ratio) mekanizmasıdır. Bu modelde birey, öncelikle hak sahibi yurttaş olarak kabul edilir. Ceza soruşturması fiil merkezlidir; kişinin kimliği veya varsayılan tehlikeliliği değil, somut olay belirleyicidir. Erken filtreleme güçlüdür; soruşturma süreci, kovuşturmaya dönüşme ihtimali olmayan dosyalarla baştan sınırlanır. Bu nedenle toplum, ceza adaletini kendisini koruyan, istisnai durumlarda devreye giren ve öngörülebilir bir kurum olarak algılar. Böyle bir sistemde masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı yalnızca teorik değil, fiilen korunan ilkelerdir.

Buna karşılık, “işgal kuvvetleri” ceza adalet sistemi, ceza adaletinin toplumla yabancılaşmış, sürekli temas hâlinde ancak bu teması güven değil denetim ve baskı üzerinden kuran bir ilişki biçimini ifade eder. Bu kavram, polemikçi bir benzetme değil; ceza adaletinin toplumla kurduğu ilişkinin sosyolojik niteliğini tanımlayan bir ideal tiptir. Bu modelde ceza soruşturması olağan hâle gelmiştir. Şüphelilik istisnai bir statü olmaktan çıkarak kitlesel ve sıradan bir duruma dönüşür. Sistem bireyi öncelikle korunması gereken bir yurttaş olarak değil, potansiyel risk taşıyan bir unsur olarak görür. Ceza soruşturması fiil merkezli olmaktan çıkar; kişi merkezli bir güvenlik refleksiyle işletilir. Filtreleme geçtir: soruşturma önce başlatılır, ardından kovuşturmaya yer olmadığı kararlarıyla sonlandırılır. Bu işleyiş biçiminde toplum, ceza adaletini kendisine ait bir kurum olarak değil; üzerinde sürekli varlık gösteren, gündelik hayatın içine nüfuz eden ve kendisini denetleyen dışsal bir güç olarak algılamaya başlar. Bu nedenle bireyler kendilerini korunan değil, gözetlenen ve potansiyel olarak şüpheli kabul edilen taraf olarak görürler.

Ceza adalet sisteminin toplum nezdinde “işgal kuvvetleri” gibi algılanması, duygusal veya abartılı bir söylem değildir. Bu algı, sosyolojik olarak sistemin toplumdan kopuk çalıştığını, müdahalelerinin olağanüstü olmaktan çıkıp olağan hâle geldiğini ve bireylerin kendilerini ceza adaletinin doğal muhatabı değil, sürekli temas edilen bir denetim nesnesi olarak gördüğünü ifade eder. Bu algının yerleşmesi, ceza adalet sisteminin meşruiyet krizine girdiğinin güçlü bir göstergesidir. Toplum destekli ceza adaletinde güven ilişkisi üzerinden üretilen meşruiyet, yerini korku, belirsizlik ve yabancılaşmaya bırakır. Ceza adaleti, bu noktada koruyucu bir hukuk kurumu olmaktan çıkarak, toplum üzerinde sürekli varlık gösteren bir güç olarak algılanmaya başlar.

Bu çalışmada ortaya konulan istatistiksel veriler; ceza soruşturmasının niceliksel olarak yaygınlaştığını, şüpheliliğin kitleselleştiğini ve soruşturmaların önemli bir kısmının kovuşturmaya dönüşmeden sona erdiğini göstermektedir. Bu tablo, toplum destekli ceza adalet sistemi mantığından yapısal bir uzaklaşmaya ve “işgal kuvvetleri” ceza adalet sistemi yönünde kurumsal bir kaymaya işaret etmektedir. Bu dönüşüm, ceza adalet sisteminin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyolojik ve meşruiyet temelli bir sorunla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumla güven ilişkisi üzerinden kurulamayan bir ceza adaleti, uzun vadede hem hukuk devleti ilkesini hem de ceza adaletinin koruyucu işlevini zayıflatma riski taşımaktadır.

11. Sonuç ve Değerlendirme 

Bu çalışmada ortaya konulan niceliksel veriler ve kavramsal analizler, Türkiye’de ceza adalet sisteminin işleyişine ilişkin temel bir dönüşüme işaret etmektedir. Ceza soruşturmasının istisnai bir müdahale olmaktan çıkarak olağan bir yönetsel pratik hâline gelmesi, şüphelilik statüsünün kitleselleşmesi ve soruşturmaların büyük bir bölümünün kovuşturmaya dönüşmeden sona ermesi, sistemin toplumla kurduğu ilişkinin niteliğini köklü biçimde değiştirmiştir.

Bu dönüşüm, ceza adaletinin toplum destekli bir modelden uzaklaşarak, giderek “işgal kuvvetleri” ceza adalet sistemi olarak kavramsallaştırılabilecek bir ilişki biçimine yaklaştığını göstermektedir. Toplum destekli ceza adalet sisteminde ceza hukuku, toplumun ortak güvenlik ihtiyacına cevap veren, istisnai ve son çare niteliğinde bir kamu hizmeti olarak algılanırken; “işgal kuvvetleri” modelinde ceza adaleti, toplumla sürekli temas hâlinde olan fakat bu teması güven yerine denetim ve baskı üzerinden kuran bir güç olarak deneyimlenmektedir.

Bu bağlamda, ceza adalet sisteminin sorunu yalnızca yüksek soruşturma sayıları veya kurumsal iş yükü değildir. Asıl sorun, ceza adaletinin nasıl ve kime karşı işlediği sorusunun cevabında ortaya çıkmaktadır. Şüpheliliğin olağanlaşması, bireylerin kendilerini hak sahibi yurttaşlar olarak değil, sürekli gözetlenen ve potansiyel risk taşıyan unsurlar olarak algılamalarına yol açmaktadır. Bu algı, masumiyet karinesinin ve lekelenmeme hakkının yalnızca normatif düzeyde varlığını sürdürmesine, fiilen ise aşınmasına neden olmaktadır.

Çalışmada ele alınan istatistikler, ceza adaletinin erken filtreleme işlevini büyük ölçüde kaybettiğini göstermektedir. Soruşturmanın önce başlatılıp daha sonra kovuşturmaya yer olmadığı kararlarıyla sonlandırılması, ceza adaletinin yükünü bireyler ve toplum üzerinde yoğunlaştırmakta; hukuki belirsizlik, psikolojik baskı ve toplumsal yabancılaşma üretmektedir. Bu durum, toplum destekli ceza adalet sisteminin temel varsayımlarıyla açık bir çelişki içindedir.

Özellikle çocukların ve diğer kırılgan grupların rutin biçimde ceza soruşturmasına dâhil edilmesi, sistemin koruyucu ve onarıcı işlevlerinden uzaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tablo, ceza adaletinin fiilen bir güvenlik ve denetim aygıtına dönüşme riskini barındırdığını göstermektedir.

Özetle, Türkiye’de ceza adalet sistemi yalnızca hukuki değil, sosyolojik ve meşruiyet temelli bir eşikte bulunmaktadır. Toplum destekli ceza adalet sistemine özgü güven ilişkisi zayıfladıkça, ceza adaletinin “işgal kuvvetleri” benzeri bir güç olarak algılanması kaçınılmaz hâle gelmektedir. Bu algının kalıcılaşması, ceza adalet sisteminin meşruiyet üretme kapasitesini ciddi biçimde zedelemektedir. Bu nedenle, ceza adaletine ilişkin reform tartışmaları; yalnızca usulün hızlandırılması, kurumsal kapasitenin artırılması veya istatistiksel yükün azaltılması ekseninde yürütülemez. Asıl ihtiyaç, ceza adaletinin toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlamak, şüpheliliği istisnai hâle getiren, erken filtrelemeyi güçlendiren ve bireyi yeniden hak sahibi yurttaş olarak merkeze alan toplum destekli ceza adalet sistemi anlayışına geri dönmektir. Aksi hâlde ceza adaleti, koruma işlevini yitirerek, toplumdan giderek uzaklaşan ve yabancılaşan bir denetim rejimine dönüşme riskini taşımaktadır.

© 2026 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.

Referans: Bıçak, Vahit (2026) “Ceza Adaletinde Yapısal Sorun: Şüpheliliğin Kitleselleşmesi, Lekelenmeme Hakkı ve Meşruiyet Krizi“”, Bıçak Hukuk Bürosu Blogu, https://www.bicakhukuk.com/ceza-adalet-sisteminin-olcusuz-islemesi/, Prgf . __., Erişim Tarihi: …,

/ Ceza Hukuku, Görüşler / Düşünceler, Görüşler / Düşünceler / Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Comments

No comments yet.

Send Comment