11. Yargı Paketi, TBMM Genel Kurulunda kabul edildikten hemen sonra resmi gazetede yayınlanarak yasalaştı ve çok sayıda kanunda önemli değişiklikler getirdi. İcra ve İflas Kanunu bakımından, harç ve teminat yükümlülüğü yerine getirilmeden yapılan ihalenin feshi taleplerinin dosya üzerinden kesin ret ile sonuçlanması ve eksiklik halinde iki haftalık kesin süreyle ikmal mekanizması öngörüldü. Tasarrufun iptali alanında, Anayasa Mahkemesi iptal kararı doğrultusunda 1 yıl içinde yapılan bağışlamalar/ivazsız tasarruflar ile yakınlar arasında yapılan işlemlerde “bağışlama sayılma” karineleri güçlendirildi. İstinaf ve temyiz parasal sınırlarının uygulanmasında, şikâyetin yapıldığı veya davanın açıldığı tarihteki miktarın esas alınacağı netleştirildi. Avukatlık Kanunu’nda disiplin cezaları türleri ve tekerrür rejimi yeniden düzenlendi; ayrıca bazı ceza yargılaması aşamalarındaki kararların barolara bildirimine ilişkin hükümler getirildi. Kamu ihale hukukunda itirazen şikâyet bedelinin belirlenmesi ve iadesinde “iddialar” ve “haklılık oranı” esaslı yeni bir mekanizma kuruldu. Ceza ve ceza muhakemesi alanında; hakarette ön ödeme kapsamı, taksirle yaralama cezaları, örgüt suçlarında ceza artışları ve bilişim suçlarında suç gelirinin bulunduğu hesaplara askıya alma/el koyma tedbirleri gibi düzenlemeler öne çıktı. Paket ayrıca elektronik haberleşme aboneliklerinde kimlik doğrulama, bazı sosyal güvenlik ve vergi düzenlemeleri ile medeni hukukta önalım hakkına ilişkin değişiklikler gibi farklı başlıklarda da kapsamlı yenilikler içeriyor.
Yargı Paketi Resmi Gazetede Yayınlandı
Kamuoyunda “11. Yargı Paketi” olarak anılan 27.11.2025 tarihli ve 103 Sayılı “Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından 24 Aralık 2025 tarihinde kabul edilmiş: hemen ardından 25 Aralık 2025 tarihli ve 33118 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu suretle söz konusu teklif, yasama sürecinin tüm aşamalarını olağanüstü kısa bir süre içinde tamamlayarak kanunlaşmıştır. 7571 sayılı Yasa; bir yandan icra-iflas hukukunda özellikle “ihalenin feshi” süreçleri ile “tasarrufun iptali” kurumunu yeniden şekillendirirken, diğer yandan avukatlık disiplin hukuku, ceza hukuku ve ceza muhakemesi, infaz, kamu ihale uyuşmazlıkları, elektronik haberleşme abonelikleri, ödeme hizmetleri, vergi ve medeni hukuk gibi birbirinden farklı alanlarda önemli değişiklikler getiriyor. Aşağıda yer alan satırlarda; yasada öne çıkan değişiklikler başlıklar halinde açıklanacak; olası uygulama sonuçları ve pratik risk alanları değerlendirilecektir.
İhalenin Feshi Yolunda Şekli ve Maddi Şartların Yeniden Düzenlenmesi
İcra ve İflas Kanunu’nun 134. maddesi, cebrî icra yoluyla yapılan ihalenin hukuki sonucunu ve hangi hâllerde feshedilebileceğini düzenlemektedir. Maddenin temel amacı, ihalenin hem alacaklı hem borçlu hem de üçüncü kişiler bakımından hukuka uygun şekilde sonuçlanmasını sağlamak, aynı zamanda icra işlemlerinde istikrarı ve güvenliği temin etmektir.
Maddeye göre ihalenin feshi, ancak kanunda açıkça sayılan kişiler tarafından ve belirli süre ve usule tabi olarak istenebilir. Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer, sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye katılanlar, yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla, ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde icra mahkemesine şikâyet yoluyla ihalenin feshini talep edebilirler. İlgililerin, ihale yapılıncaya kadar cereyan eden işlemlerdeki usulsüzlükleri en geç ihale günü öğrendikleri kabul edilir ve şikâyet süresi buna göre işlemeye başlar. 11. Yargı Paketi eklenen cümle uyarınca, bu kişiler dışında kalanlar tarafından yapılan ihalenin feshi talepleri, mahkemece dosya üzerinden ve kesin olarak reddedilir. Bu düzenleme ile ihalenin feshi yoluna kimlerin başvurabileceği kesin ve tartışmaya yer bırakmayacak şekilde sınırlandırılmış, yetkisiz kişilerce yapılan başvuruların usulden elenmesi amaçlanmıştır.
Aynı maddenin dördüncü fıkrası bakımından da 11. Yargı Paketi ile önemli ilaveler yapılmıştır. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişiler tarafından ihalenin feshinin talep edilmesi hâlinde, talep sırasında ihale bedelinin yüzde beşi oranında teminat gösterilmesi zorunludur. Bu teminat, ilgililerin muhtemel zararlarına karşılık olarak öngörülmüştür. 11. Yargı Paketiyle eklenen cümleler uyarınca, teminatın veya kanunda öngörülen harcın hiç yatırılmaması ya da eksik yatırılması hâlinde, mahkeme başvurucuya tebliğ edeceği muhtıra ile iki haftalık kesin süre verir. Bu muhtırada, belirtilen süre içinde teminatın veya harcın tamamlanmaması durumunda ihalenin feshi talebinin dosya üzerinden ve kesin olarak reddedileceği açıkça bildirilir. Süresi içinde eksiklik giderilmezse, mahkeme derhal ihalenin feshi talebini reddeder ve bu ret kararı kesin nitelik taşır.
Bu değişikliklerle birlikte, ihalenin feshi yolu daha sıkı şekli şartlara bağlanmış, eksik harç ve teminat nedeniyle yargılamanın uzamasının önüne geçilmesi ve süreç ekonomisinin sağlanması hedeflenmiştir. Aynı zamanda, ihalenin feshi talebinin ciddi, özenli ve usule uygun şekilde kullanılmasını zorunlu kılan bir sistem oluşturulmuştur.
Son Bir Yıl İçinde Yapılan Bağışlama ve İvazsız Tasarrufların İptali
11.Yargı Paketi ile İcra ve İflas Kanunu’nun 278. maddesi baştan sona yenilenmiş ve ivazsız tasarrufların iptali rejimi daha açık ve kapsamlı hâle getirilmiştir. Yeni düzenleme ile borçlunun malvarlığını alacaklıların zararına olacak şekilde elden çıkarmasını önlemeye yönelik koruyucu mekanizma güçlendirilmiştir. Buna göre, alışılmış hediyeler dışında olmak üzere, geçici veya kesin aciz belgesinin düzenlendiği tarihten, aciz belgesi niteliğinde olan haciz tutanağının düzenlendiği tarihten ya da iflasın açıldığı tarihten geriye doğru bir yıl içinde yapılan tüm bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar iptale tabi tutulmuştur. Böylece, borçlunun malvarlığını karşılıksız ya da görünürde karşılıklı işlemlerle azaltmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Maddede, hangi işlemlerin bağışlama sayılacağı da açıkça düzenlenmiştir. Buna göre, gerçek değerine uygun şekilde ivazlı olduğu ispatlanmadıkça; borçlunun altsoyu ve üstsoyu ile üçüncü derece dâhil kan hısımları arasında, son bir yıl içinde evlilik birliği sona ermiş olsa dahi eşiyle, üçüncü derece dâhil kayın hısımlarıyla, evlat edinen ile evlatlık arasında ve ortak konutta yaşayan kişiler arasında yapılan tasarruflar bağışlama olarak kabul edilmektedir. Bu düzenleme ile yakın ilişkiler çerçevesinde yapılan işlemler bakımından güçlü bir bağışlama karinesi getirilmiştir. Ayrıca, sözleşmenin kurulduğu anda, borçlunun verdiği şeyin gerçek değerine kıyasla çok düşük bir bedeli ivaz olarak kabul ettiği sözleşmeler, aksi ispatlanmadıkça bağışlama sayılmaktadır. Bu hükümle, görünüşte ivazlı olmakla birlikte gerçekte alacaklıları zarara uğratma amacı taşıyan işlemlerin iptal kapsamına alınması hedeflenmiştir. Bunun yanında, borçlunun kendisi veya üçüncü bir kişi yararına ömür boyu gelir sözleşmesi, intifa hakkı tesisi ya da ölünceye kadar bakma sözleşmesi yaptığı hâllerde, uygun bir karşılığın sağlandığı ispatlanmadıkça bu tasarruflar da bağışlama olarak değerlendirilecektir. Böylece, uzun vadeli ve ekonomik değeri yüksek tasarrufların da iptal davası denetimine açık olması sağlanmıştır.
Özetle, 11. Yargı Paketi ile İİK m. 278’te yapılan bu kapsamlı değişiklikle, ivazsız tasarrufların iptali alanında ispat yükü tersine çevrilmiş, bağışlama sayılan işlemler açıkça belirlenmiş ve alacaklıların korunması yönünde daha etkin ve öngörülebilir bir sistem kurulmuştur.
İstinaf ve Temyiz Parasal Sınırları: Esas Alınacak Tarih Netleşti
Yargı Paketi kapsamında İcra ve İflas Kanunu’nun Ek 1. maddesinde yapılan değişiklikle, özellikle 363 ve 364. maddelerde öngörülen parasal sınırların hangi tarihe göre esas alınacağı hususu açıklığa kavuşturulmuştur. 11. Yargı Paketi ile değiştirilen hükme göre, anılan maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında, “şikâyet başvurusunun yapıldığı veya davanın açıldığı tarihteki parasal miktar” esas alınacaktır. Böylece, icra hukukunda parasal sınırların belirlenmesinde icra takibinin başlatıldığı tarih değil, doğrudan başvuru veya dava tarihi ölçüt alınarak uygulamada yaşanan tereddütlerin giderilmesi amaçlanmıştır. Bu düzenleme, özellikle kanun yolu, şikâyet ve dava ehliyeti bakımından öngörülebilirliği artıran ve usul güvenliğini güçlendiren bir yenilik niteliği taşımaktadır. Bu düzenleme ile parasal sınırların belirlenmesinde farklı tarihlere göre hesaplama yapılmasından kaynaklanan uygulama farklılıkları ortadan kaldırılmış, şikâyet ve dava yollarında belirlilik ve usul güvenliği sağlanmıştır.
Avukatlık Kanunu’nda Disiplin Rejimi: Bildirim, Cezalar ve Anayasal Sınırlar
Torba yasa ile Avukatlık Kanunu’nun disiplin hükümlerinde kapsamlı değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi’nin belirlilik ilkesine aykırılık gerekçesiyle verdiği iptal kararlarının ardından şekillendirilmiş; disiplin fiilleri ve yaptırımları yeniden yapılandırılmıştır. Ancak yapılan değişikliklerin, Anayasa Mahkemesi kararlarının gereklerini maddi anlamda ne ölçüde karşıladığı ve savunma hakkının özüne etkileri bakımından ciddi tartışmaları da beraberinde getirdiği görülmektedir.
Baroya Bildirim Rejimi: “Son Soruşturma” ve Nihai Kararlar
Yeni düzenlemeye göre, avukatların mesleki faaliyetleri kapsamında veya Türkiye Barolar Birliği ile baro organlarındaki görevlerinden doğan ya da görev sırasında işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle son soruşturma açılmasına karar verilmesi hâlinde, bu durum avukatın kayıtlı olduğu baroya bildirilecektir. Aynı şekilde, yargılama sonucunda verilen nihai kararların da baroya bildirilmesi öngörülmektedir.
Bu düzenleme, disiplin hukukunun ceza yargılamasıyla ilişkilendirilmesi bakımından dikkat çekicidir. Ancak mahkûmiyetle sonuçlanmamış, hatta beraat veya düşme ile neticelenmiş süreçlerin dahi disiplin alanında sonuç doğurabilecek bir bildirim mekanizmasına bağlanması, masumiyet karinesi ve savunma makamının kurumsal bağımsızlığı bakımından ciddi sakıncalar içermektedir.
Disiplin Cezalarının Türleri ve Belirlilik Sorunu
Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda disiplin cezaları; uyarma, kınama, para cezası, işten çıkarma ve meslekten çıkarma şeklinde yeniden sınıflandırılmıştır. Hangi fiiller karşılığında hangi disiplin cezasının uygulanacağı maddeler hâlinde sıralanmış olsa da, bu görünürdeki sistematik yapının maddi anlamda belirlilik ilkesini tam olarak karşıladığı söylenemez.
Özellikle “meslek onuruna ve vakarına aykırı davranış”, “hukukla ve kanunlarla ilgisiz açıklamalarda bulunmak” veya “nitelik ve ağırlığı itibarıyla benzer eylemler” gibi son derece geniş, yoruma açık ve sübjektif kavramların disiplin yaptırımına esas alınması, disiplin hukukunun istisnai ve dar yorumlanması gereken niteliğiyle bağdaşmamaktadır. Bu yaklaşım, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hakların sınırlandırılmasında aranan kanunilik ve öngörülebilirlik şartlarını zayıflatmaktadır.
Savunma Hakkı, İfade Özgürlüğü ve “İlgisiz Açıklama” Sorunu
Avukatlık Kanunu’nun 135/1-a maddesinde yer alan “mesleki çalışmalarında hukukla ve kanunlarla ilgisiz açıklamalarda bulunmak” fiilinin disiplin yaptırımına bağlanması, savunma hakkının kapsamı bakımından en sorunlu düzenlemelerden biridir. Savunma faaliyeti, yalnızca normatif metinlere indirgenebilecek teknik bir faaliyet olmayıp; olayın toplumsal, psikolojik, tarihsel ve insan hakları boyutlarını da içeren çok yönlü bir kamusal işlevdir.
Hangi açıklamanın “hukukla ilgisiz” sayılacağına ilişkin objektif ve denetlenebilir bir ölçütün bulunmaması, disiplin tehdidini savunmanın geneline yayma riski taşımaktadır. Bu durum, avukatları oto-sansüre zorlayabilecek; duruşma salonunda savunmanın serbestçe ve etkin biçimde icrasını fiilen baskı altına alabilecektir.
Mesleki Güvenceler ve Kişisel Alan Ayrımı
135/1-h bendinde öngörülen ve avukatların mesleki çalışma dışındaki kişisel anlaşmazlıklarda avukatlık sıfatından kaynaklanan güvenceleri kullanmalarını disiplin yaptırımına konu edebilecek düzenleme, savunma hakkının sürekliliği ve bütünlüğü ile açık biçimde çelişmektedir. Avukatlık faaliyeti, yalnızca duruşma anına indirgenemez; savunma hakkı soruşturma öncesinden infaz aşamasına kadar kesintisiz bir anayasal güvencedir.
Avukatlık kimliğinin ibrazı, üst aramasına ilişkin güvencelerin talep edilmesi veya mesleki sıfatın tanınmasına yönelik hakların kullanılması bir ayrıcalık değil, savunma hakkının yapısal güvenceleridir. Bu güvencelerin disiplin tehdidi altına alınması, savunma makamını yürütme ve kolluk karşısında zayıflatmakta; avukatlık mesleğini bağımsız bir kamusal işlev olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Tekerrür, Sicilden Silinme ve Zaman Aşımı
Yeni sistemde, kesinleşen disiplin cezasından itibaren beş yıl içinde yeni bir disiplin fiilinin işlenmesi hâlinde bir derece ağır ceza uygulanması öngörülmektedir. Bir defa işten çıkarma cezası alan avukatın, beş yıl içinde en az kınama gerektiren yeni bir fiil işlemesi hâlinde meslekten çıkarma gündeme gelmektedir. Buna karşılık, belirli koşullar altında bir derece hafif ceza uygulanabilmesi de düzenlenmiştir.
Uyarma, kınama, para cezası ve işten çıkarma cezalarının sicilden silinmesi için beş yıl sonra başvuru imkânı tanınmakla birlikte, tekerrür nedeniyle verilen işten çıkarma cezaları bu kapsam dışında bırakılmıştır.
Disiplin kovuşturması bakımından; baro disiplin kurulunun ceza yargılamasının sonucunun beklenmesine karar vermesi hâlinde, kesinleşen mahkeme kararının baroya bildiriminden itibaren bir yıl içinde disiplin cezası verilmemesi durumunda yetki zaman aşımına uğrayacaktır. Ayrıca, disiplin işlemine karşı dava açılması hâlinde zaman aşımı kesilecek; mahkeme kararının ilgili baro veya TBB’ye ulaşmasından itibaren iki yıl geçtikten sonra disiplin cezası verilemeyecektir.
Netice itibariyle, belirlilik ilkesini ihlal eden disiplin düzenlemeleri, ilk bakışta mesleğin itibarını koruma amacı taşıyor gibi görünse de, geniş yorum alanı yaratarak keyfî uygulamalara açık bir disiplin rejimi oluşturma riskini bünyesinde barındırmaktadır. Savunma makamı, “yargı düzenini koruma” gerekçesiyle baskı ve yaptırım tehdidi altına alınmamalıdır. Disiplin hukuku, savunmayı zayıflatan bir kontrol mekanizmasına dönüşmemeli; avukatlık mesleğinin bağımsızlığı ve yurttaşın adalete erişim hakkı birlikte korunmalıdır.
Kamu İhale Kanunu: İtirazen Şikâyet Bedeli ve “Haklılık Oranına Göre İade” Yaklaşımı
Kamu ihalelerine katılan firmaların uzun süredir karşılaştığı temel sorunlardan biri, ihaleye fesat karıştırıldığı veya hukuka aykırılık bulunduğu iddiasıyla Kamu İhale Kurumu’na (KİK) yapılan itirazen şikâyet başvurularında yatırılan yüksek başvuru bedellerinin, başvurucunun kısmen haklı çıkması hâlinde dahi iade edilmemesiydi. Önceki uygulamada, başvuru sahibinin iddialarının tamamında haklı bulunmaması durumunda, yatırılan bedelin tamamı irat kaydedilebilmekteydi. 11. Yargı Paketi ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 53. maddesinin (j) bendinde yapılan değişiklik, bu “ya hep ya hiç” yaklaşımını terk ederek daha adil bir sisteme geçilmesini amaçlanmıştır.
Yeni düzenleme ile birlikte, itirazen şikâyet başvuru bedelinin iadesinde “haklılık oranına göre iade” esas alınacaktır. Buna göre, başvuru dilekçesinde ileri sürülen iddialar Kurum tarafından ayrı ayrı değerlendirilerek, başvurucunun haklı bulunduğu iddialara tekabül eden oran kadar başvuru bedelinin iadesine karar verilecektir. Örneğin, birden fazla hukuka aykırılık iddiası içeren başvurularda, yalnızca bazı iddiaların kabul edilmesi hâlinde, bu iddialara karşılık gelen kısım için bedel iadesi yapılabilecektir. Bu yaklaşım, firmaların haklı oldukları konularda itiraz yoluna başvurmaktan çekinmelerinin önüne geçmeyi hedeflemektedir. Aynı zamanda bedel iadesine ilişkin süreler de kısaltılmış ve idarenin gecikmesine karşı faiz mekanizması getirilmiştir. Buna göre, başvuru sahibi Kurul kararının bildiriminden itibaren 30 gün içinde iade talebinde bulunacak; Kamu İhale Kurumu ise bu talebi izleyen 15 gün içinde bedel iadesini gerçekleştirmekle yükümlü olacaktır. Kurumun bu süre içinde ödeme yapmaması hâlinde, sürenin bitiminden itibaren ödeme tarihine kadar geçen süre için kanuni faiz işletilecektir. Bu düzenleme, idarenin ödeme yükümlülüğünü hızlandıran ve başvurucunun mali kaybını telafi etmeyi amaçlayan önemli bir yeniliktir.
Kanun koyucu bazı hâllerde başvuru bedelinin iade edilmeyeceğini açıkça düzenlemiştir. İtirazen şikâyet başvurusunun tamamen haksız bulunarak reddedilmesi durumunda bedel iadesi yapılmayacaktır. Ayrıca, başvuru reddedilmekle birlikte, Kurumun eşit muamele ilkesi kapsamında yaptığı inceleme sonucunda ihalenin iptaline veya düzeltici işlem belirlenmesine karar vermesi hâlinde de başvuru bedelinin iadesi söz konusu olmayacaktır. Bu istisnalar, yeni “oransal iade” sisteminin sınırlarını netleştirmekte ve uygulamada belirsizliklerin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.
Ceza hukukunda öne çıkan değişiklikler: TCK ve CMK ekseninde geniş yelpaze
Nitelikli Dolandırıcılık Suçlarnda Görevli Mahkeme
Yargı Paketi ile nitelikli dolandırıcılık suçlarında görevli mahkeme, ağır ceza mahkemesi yerine asliye ceza mahkemesi olarak belirlenmiştir. Bu değişikliğin, suçun basit ve nitelikli hâlleri bakımından görevli mahkemelerin farklılaşmasından kaynaklanan uygulama sorunlarını gidermeyi amaçladığı ifade edilse de; nitelikli dolandırıcılık suçlarının çoğunlukla kapsamlı ve çok sanıklı dosyalar olması nedeniyle tek hâkimli asliye ceza mahkemelerinde görülmesinin isabetli olmadığı yönünde ciddi doktrinel eleştiriler bulunmaktadır. Aynı düzenleme ile, görev değişikliğinin halen derdest olan dosyalara uygulanmayacağı açıkça belirtilmiş ve uygulamada görevsizlik kararları nedeniyle yargılamaların uzamasının önüne geçilmek istenmiştir.
Akıl Hastalığı ve Güvenlik Tedbirlerinde Yeni Dönem
Kamuoyunda uzun süredir tartışma konusu olan ve ağır suçlara karışan bazı faillerin kısa süreli gözlem raporlarıyla tahliye edilmelerine imkân tanıyan uygulamaların sınırlandırılması amacıyla, akıl hastalığına ilişkin ceza hukuku rejimini yeniden yapılandırarak, bu alandaki düzenlemeleri daha güvenlik odaklı, öngörülebilir ve denetime açık bir hâle getirilmiştir. TCK’nın 32. maddesine eklenen yeni düzenlemelerle, failin kusur yeteneği derecesi esas alınarak ceza sorumluluğu ile güvenlik tedbirleri arasındaki ilişki netleştirilmiştir.
Maddenin birinci fıkrası kapsamında, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayacak veya davranışlarını yönlendiremeyecek derecede akıl hastalığı bulunan kişiler hakkında ceza verilmemekte; bunun yerine koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbirine hükmedilmektedir. Bu kişiler, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında tedavi altında tutulmakta ve infaz hâkimlerinin denetimiyle süreç takip edilmektedir. İkinci fıkrada ise, kısmi akıl hastalığı olarak adlandırılan durumlarda farklı bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu hâlde failin davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olmakla birlikte tamamen ortadan kalkmadığı için ceza sorumluluğu kabul edilmektedir; ancak kanun, ağır suçlar bakımından cezayı sabit ve indirilmiş süreler üzerinden düzenlemiştir. Buna göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren fiillerde 25 yıl, müebbet hapis cezası gerektiren suçlarda ise 20 yıl hapis cezası verilecek; diğer suçlarda ise hâkime altıda birden fazla olmamak üzere indirim imkânı tanınacaktır. Bununla birlikte, bu kişilere yalnızca ceza verilmekle yetinilmeyecek, ayrıca akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirine de hükmedilecektir. Bu zorunluluk, failin topluma kazandırılmadan önce gerekli tedavi sürecini tamamlamasını ve olası risklerin en aza indirilmesini amaçlamaktadır.
Aynı pakette TCK’nın 57. maddesi de yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirine hükmedilen kişiler, yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınacaktır. Yeni düzenleme ile bu tedbirlerin asgari kalış süreleri belirlenmiştir: ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet hapis cezası gerektiren suçlarda bu süre bir yıldan, üst sınırı on yıldan fazla hapis cezası gerektiren suçlarda ise altı aydan az olamayacaktır. Bu süreler dolmadan sağlık kurulu tarafından rapor düzenlenip infaz hâkimliği kararıyla serbest bırakılma yapılması mümkün değildir. Ayrıca tedavi sürecinin etkinliği düzenli raporlarla izlenecek ve tehlikelilik hâlinin yeniden ortaya çıkması halinde güvenlik tedbiri yeniden uygulanabilecektir. Bu yeni düzenlemelerle birlikte, akıl hastalığı gerekçesiyle verilen tahliye kararlarının uygulamadaki belirsizlikleri ortadan kaldırılmakta ve hem mağdur hakları hem de toplum güvenliği bakımından daha güçlü bir hukuki çerçeve tesis edilmektedir. Erken taburcu ve kısa süreli gözlem raporlarına dayalı serbest bırakmalara imkân tanıyan önceki uygulamaların yerine, tedavi odaklı, etkin kontrol ve sürece bağlı sistem getirilmiştir.
Diriye Yönelik Hakaret Suçunun Yalın Hali “Ön Ödeme” Kapsamına Alındı.
Yeni Yasa ile diriye yönelik hakaret suçu, önödeme kapsamına alınmıştır. Bu değişiklik, daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından eşitlik ilkesine aykırı bulunarak iptal edilen (AYM, E.2024/197, K.2025/86, 27/03/2025) düzenlemenin ardından yapılmıştır. Böylece hakaret suçu bütünüyle uzlaştırma kapsamı dışına çıkarılmış ve önödeme rejimine tabi kılınmıştır. Aynı doğrultuda Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, hakaret suçunda uzlaştırma yoluna gidilemeyeceği açıkça düzenlenmiştir. Yapılan düzenleme ile, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 75. maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendi ilave edilmiş; böylece hakaret suçunun tamamı, yalnızca TCK m. 125/3-(a) bendinde düzenlenen nitelikli hâl hariç olmak üzere, önödemeye tabi suçlar arasına dahil edilmiştir.
Bu çerçevede, TCK m. 125’te düzenlenen hakaret suçu bakımından, üçüncü fıkranın (a) bendinde yer alan ve kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret fiilini kapsayan hâl dışındaki tüm hakaret suçları açısından, soruşturma veya kovuşturma aşamasında önödeme hükümlerinin uygulanması mümkün hâle gelmiştir. Şüpheli veya sanık tarafından kanunda öngörülen önödeme tutarının süresi içinde ödenmesi hâlinde, kamu davası açılmayacak ya da açılmış olan dava düşecektir. Bu düzenleme ile birlikte, hakaret suçunun büyük çoğunluğu bakımından ceza muhakemesi sürecine girilmeden uyuşmazlığın sona erdirilmesi amaçlanmış; yargılamaya konu olan dosya sayısının azaltılması ve süreç ekonomisinin sağlanması hedeflenmiştir. Aynı zamanda, hakaret suçunun toplumsal ve bireysel etkileri gözetilerek, cezalandırma yerine mali yaptırım ağırlıklı ve hızlı bir çözüm yolu benimsenmiştir.
Özet olarak, 11. Yargı Paketi ile getirilen bu değişiklik, hakaret suçunu önödeme rejimi bakımından istisna hâline değil, esas kural olarak önödemeye tabi bir suç konumuna getirmiş; yalnızca kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret fiilini bu rejimin dışında bırakmıştır.
Taksirli Suçlar ve Güveni Kötüye Kullanma (TCK m. 89 ve 155)
Yargı Paketi ile TCK’nın 89. maddesinde düzenlenen taksirle yaralama suçuna ilişkin ceza sınırları artırılmıştır. Özellikle trafik kazaları, iş kazaları veya tıbbi uygulama hataları bakımından sıkça uygulanan bu suç tipinde yapılan değişiklikler, ceza adaletinde daha caydırıcı bir yaklaşım benimseme amacı taşımaktadır. Buna göre, basit taksirle yaralama hâlinde daha önce üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası öngörülürken, yeni düzenleme ile bu ceza dört aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası şeklinde yeniden belirlenmiştir. Daha ağır sonuçların doğduğu hâllerde ise yaptırım önemli ölçüde artırılmıştır. Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması durumunda (örneğin zincirleme trafik kazalarında), daha önce altı aydan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmekteyken, yeni düzenleme ile ceza dokuz aydan beş yıla kadar hapis cezasına çıkarılmıştır. Bu artış, ölümlü olmayan ancak ciddi yaralanmaların meydana geldiği olaylarda sanıklar bakımından hükmün açıklanmasının geri bırakılması, erteleme ve seçenek yaptırımların uygulanabilirliğini daraltabilecek; dolayısıyla fiilen cezaevine girme ihtimalini artırabilecek niteliktedir.
Güveni Kötüye Kullanma Suçuna Yeni Bir Ağırlaştırıcı Neden!
TCK’nın 155. maddesinde düzenlenen “güveni kötüye kullanma” suçuna yeni bir ağırlaştırıcı neden eklenmiştir: Suçun konusunun motorlu kara, deniz veya hava taşıtı olması hâlinde, suçun temel şekli veya nitelikli hâli için öngörülen cezaların bir kat artırılarak uygulanması kabul edilmiştir. Bu düzenleme, özellikle kiralık araçlar, emanet edilen taşıtlar veya ticari faaliyet kapsamında teslim edilen motorlu araçlar üzerinden işlenen fiillere karşı daha caydırıcı bir ceza rejimi oluşturmayı amaçlamaktadır.
Buna göre, güveni kötüye kullanma suçunun temel şeklinde daha önce altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası öngörülürken, suçun motorlu kara, deniz veya hava taşıtları üzerinde işlenmesi hâlinde ceza bir yıldan dört yıla kadar hapis ve adli para cezası olarak uygulanacaktır. Suçun nitelikli hâli bakımından ise, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezası öngören eski düzenleme yerine, yeni hükümle birlikte iki yıldan on dört yıla kadar hapis ve altı bin güne kadar adli para cezası uygulanacaktır. Bu artış, güven ilişkisine dayalı olarak teslim edilen motorlu taşıtların kötüye kullanılmasını ağır yaptırımlarla karşılayan önemli bir değişiklik niteliğindedir.
Ayrıca yapılan değişiklikle, motorlu kara, deniz ve hava taşıtları üzerinde işlenen güveni kötüye kullanma suçları uzlaştırma kapsamı dışında bırakılmıştır. Daha önce tamamen uzlaştırmaya tabi olan bu suç tipi, yeni eklenen ağırlaştırıcı hâl bakımından artık uzlaşma prosedürüne konu edilemeyecektir. Bu nedenle, 25 Aralık 2025 tarihinden itibaren motorlu taşıtlar üzerinde işlenen güveni kötüye kullanma suçlarına ilişkin yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda uzlaştırma yoluna gidilmeyecektir. Bununla birlikte, anılan tarihten önce uzlaşma sağlanmış dosyalar bakımından yeni düzenlemenin geriye etkili bir sonucu bulunmamaktadır.
Genel Güvenliği Kasten Tehlikeye Sokmak Suçunun Ağırlaştırılması
TCK’nın 170. maddesinde düzenlenen “genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması” suçuna ilişkin ceza rejimi önemli ölçüde ağırlaştırılmıştır. Değişiklikle birlikte, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlike yaratacak ya da toplumda korku, kaygı ve panik oluşturacak şekilde yangın çıkaran, bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olan, silahla ateş eden veya patlayıcı madde kullanan kişiler bakımından öngörülen hapis cezası altı aydan üç yıla kadar iken, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası şeklinde artırılmıştır. Bu artış, özellikle kamu güvenliğini doğrudan tehdit eden fiiller bakımından daha caydırıcı bir ceza politikası benimsendiğini göstermektedir.
Bunun yanında, düzenlemeye eklenen yeni cümle ile suçun ses ve gaz fişeği atabilen silahlarla işlenmesi hâli bakımından farklı bir yaptırım rejimi öngörülmüştür. Bu durumda, önceki uygulamaya paralel şekilde, fail hakkında altı aydan üç yıla kadar hapis cezası uygulanacaktır. Böylece kanun koyucu, gerçek ateşli silahlar ile ses ve gaz fişeği atabilen silahlar arasında ceza bakımından bilinçli bir ayrım yapmıştır.
Ayrıca TCK m. 170’e eklenen ikinci fıkra ile, suçun kişilerin toplu olarak bulundukları yerlerde (örneğin meydanlar, toplu taşıma alanları, kalabalık etkinlikler) işlenmesi hâli nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Bu durumda, temel ceza yarı oranında artırılarak uygulanacaktır. Bu düzenleme, fiilin yol açabileceği toplumsal tehlikenin ve panik etkisinin daha yüksek olduğu durumlarda yaptırımın da orantılı biçimde ağırlaştırılmasını amaçlamaktadır.
Öte yandan, yapılan değişiklikler yalnızca maddi ceza hukukuyla sınırlı kalmamış; Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da önemli bir sonuç doğurmuştur. Değişiklik öncesinde, genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçunun tüm halleri seri muhakeme usulü kapsamında değerlendirilebilirken, yeni düzenleme ile kişilerin toplu olarak bulundukları yerlerde işlenen hâller seri muhakeme usulü kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu nedenle, bu nitelikli hâl bakımından artık daha uzun ve klasik yargılama usulü uygulanacak; hızlı ve basitleştirilmiş muhakeme imkânı ortadan kalkacaktır.
Çocukların Örgüt Faaliyetlerinde Kullanılması
TCK’nın 220. maddesinde yapılan değişikliklerle, suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerin faaliyetlerinde çocukların araç olarak kullanılmasına ilişkin yaptırımlar önemli ölçüde ağırlaştırılmıştır. Kanun koyucu bu düzenleme ile, örgütlü suçlarda çocukların istismar edilmesini önlemeyi ve örgüt yöneticilerinin sorumluluğunu genişletmeyi amaçlamaktadır. Yeni eklenen hükme göre, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda çocukların araç olarak kullanılması hâlinde, örgüt yöneticileri hakkında TCK m. 220’nin ilgili fıkralarına göre belirlenecek ceza yarısından bir katına kadar artırılacaktır. Böylece çocukların suç işlemek için kullanılması, örgüt yöneticileri bakımından açık bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Bu artırım, örgütün silahlı olup olmamasından veya işlenen suçun türünden bağımsız olarak uygulanabilecektir.
Düzenlemenin en dikkat çekici yönlerinden biri ise, örgüt yöneticilerinin sorumluluğunun genişletilmesidir. Yeni hüküm uyarınca, çocukların kullanıldığı örgütsel faaliyetler kapsamında işlenen tüm suçlardan, örgüt yöneticileri ayrıca fail olarak cezalandırılacaktır. Bu durum, yöneticilerin yalnızca örgüt kurma veya yönetme fiilinden değil, örgüt faaliyeti kapsamında işlenen her bir suçtan doğrudan sorumlu tutulmaları sonucunu doğurmaktadır. Bu değişiklikle birlikte, örgüt yöneticilerinin “doğrudan katılmadıkları” gerekçesiyle sorumluluktan kaçınmalarının önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Özellikle çocukların, yaşları ve hukuki durumları nedeniyle daha az ceza tehdidi altında olmaları sebebiyle örgütler tarafından araç olarak kullanılmasının önlenmesi bakımından, düzenlemenin caydırıcı bir etki yaratması amaçlanmıştır. aktadır.
Ulaşım Araçlarının Hareketinin Engellenmesi, Kaçırılması veya Alıkonulması
TCK’nın 223. maddesi, başlığıyla birlikte tamamen yenilenmiş ve ulaşım araçlarının hareketinin engellenmesi, kaçırılması veya alıkonulmasına ilişkin suç rejimi açık ve kademeli bir yapıya kavuşturulmuştur. Yeni düzenleme ile kara, deniz, demiryolu ve hava ulaşım araçları bakımından farklılaştırılmış ceza sistemi benimsenmiş; fiilin ağırlığına ve ulaşım türüne göre öngörülen yaptırımlar netleştirilmiştir. Buna göre, kara ulaşım araçları bakımından, hukuka aykırı bir davranışla aracın hareketinin engellenmesi veya hareket hâlindeyken durdurulması fiili bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile; aracın gitmekte olduğu yerden başka bir yere götürülmesi ise iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Suçun konusunun deniz veya demiryolu ulaşım aracı olması hâlinde ise, fiilin daha ağır sonuçlar doğurabileceği kabul edilerek ceza üç yıldan yedi yıla kadar hapis olarak belirlenmiştir. Hava ulaşım araçları bakımından ise daha ağır bir yaptırım öngörülmüştür. Buna göre, hukuka aykırı şekilde hava ulaşım aracının hareketinin engellenmesi hâlinde beş yıldan on yıla kadar, aracın yönünün değiştirilerek başka bir yere götürülmesi hâlinde ise yedi yıldan on iki yıla kadar hapis cezası uygulanacaktır. Bu düzenleme, hava ulaşımının taşıdığı yüksek risk ve olası can kayıpları dikkate alınarak oluşturulmuştur.
Madde kapsamında ayrıca, tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla veya işlenmesi sırasında başka bir suçun da işlenmesi hâlinde, fail hakkında bu suçlardan ayrıca ceza verileceği açıkça düzenlenmiştir. Böylece ulaşım güvenliğine karşı işlenen suçların, başka suçlarla birleşmesi durumunda cezasız kalmasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Öte yandan, kanun koyucu toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını koruyucu bir istisnaya da yer vermiştir. Kanunda öngörülen şekil, şart ve usullere uygun olarak düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında, kara, deniz ve demiryolu ulaşım araçlarına ilişkin fiillerin işlenmesi hâlinde bu maddede tanımlanan suç oluşmayacaktır. Bu istisna, anayasal hakların kullanımı ile ceza hukuku arasındaki dengeyi gözeten bir düzenleme niteliğindedir.
Bilişim Suçuyla Elde Edilen Menfaatin Bulunduğu Hesabın Askıya Alınması ve Elkoyma
Ceza Muhakemesi Kanunu’na 128/A maddesi eklenerek, bilişim suçları yoluyla elde edilen menfaatlerin bulunduğu banka hesapları, ödeme hesapları ve kripto varlık hesaplarına yönelik hızlı ve etkin bir müdahale mekanizması oluşturulmuştur. Bu düzenleme, özellikle nitelikli hırsızlık, nitelikli dolandırıcılık ve banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması gibi suçlarda, suçtan elde edilen menfaatin kısa sürede başka hesaplara veya platformlara aktarılmasının önüne geçmeyi amaçlamaktadır.
Yeni maddeye göre, anılan suçların işlendiğine dair makul şüphe bulunması hâlinde, banka, ödeme hizmeti sağlayıcısı veya kripto varlık hizmet sağlayıcısı, suçta kullanılan veya suçtan elde edilen menfaatin bulunduğu hesabı kendiliğinden ve en fazla 48 saat süreyle askıya alabilecektir. Bu askıya alma işlemi, herhangi bir hâkim veya savcı kararını beklemeksizin, ilgili finansal kuruluş tarafından derhal uygulanabilecektir. Askıya alma işlemi ve hesap hareketleri gecikmeksizin Cumhuriyet başsavcılığına bildirilecek; ayrıca hesap sahibine de bildirim yapılacaktır. Hesap sahibi, askıya alma işleminin kaldırılması için savcılığa başvurabilecek ve Cumhuriyet savcısı bu başvuruyu 24 saat içinde karara bağlayacaktır.
Askıya alma süresi devam ederken, suçtan elde edilen menfaatin başka bir finansal kuruma transfer edildiğinin tespit edilmesi hâlinde, ilgili banka veya hizmet sağlayıcısı bu durumu derhal diğer kuruma bildirmekle yükümlüdür. Böylece suç gelirlerinin farklı hesaplar arasında hızlı biçimde dolaştırılmasının önüne geçilmesi hedeflenmektedir.
Askıya alınan hesapta bulunan suça konu menfaate, hâkim kararıyla veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle elkonulabilecektir. Savcı emriyle yapılan elkoyma işlemi, 24 saat içinde hâkimin onayına sunulacak; hâkim 48 saat içinde karar vermezse elkoyma kendiliğinden kalkacaktır. Bu süreçte, CMK’nın 128. maddesinde öngörülen bilirkişi raporu alma şartı aranmayacak, böylece elkoyma işlemleri daha hızlı yürütülebilecektir.
Elkonulan menfaatin suçtan zarar gören mağdura ait olduğunun anlaşılması hâlinde, soruşturma veya kovuşturma aşamasında doğrudan sahibine iade edilmesi mümkün olacaktır. Ayrıca, bu madde kapsamında askıya alma kararı veren banka, ödeme hizmeti sağlayıcısı veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları ile bunların yetkilileri, aldıkları kararlar nedeniyle hukukî sorumluluk altında tutulmayacaktır.
Son olarak, soruşturma veya kovuşturma kapsamında Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından talep edilen bilgi ve belgelerin, banka ve ilgili finansal kuruluşlar tarafından en geç 10 gün içinde gönderilmesi zorunlu hâle getirilmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesi durumunda, ilgili kuruluşa 50.000 TL ile 300.000 TL arasında idarî para cezası uygulanacaktır.
İnfaz Hukuku: Erken Açık Ceza ve “Örtülü Af” Tartışması (5275 sayılı Kanun)
İnfaz Kanunu’nda yapılan geçici düzenleme ile 31.07.2023 ve öncesinde işlenen suçlar bakımından üç yıl daha erken açık ceza infaz kurumuna ayrılma veya denetimli serbestlik imkânı tanınmıştır. Bu düzenlemenin infazda eşitliği sağlama amacıyla getirildiği belirtilse de, öğretide bu tür değişikliklerin örtülü af niteliği taşıdığı ve Anayasa’nın 87. maddesinde öngörülen af rejiminin dolanıldığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Bu konu detaylı olarak başka bir yazımızda ele alınmıştır.
İnternet Hukuku ve İfade Özgürlüğü (5651 sayılı Kanun)
5651 sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerle “içeriğin çıkarılması” kavramı yeniden tanımlanmış ve bazı maddelerde şekli düzenlemelere gidilmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin idari makamlarca verilen içerik çıkarma kararlarını temel hak ve özgürlüklere aykırı bulmasına rağmen, yetkili makamın değiştirilmemesi nedeniyle bu düzenlemelerin AYM kararlarının özünü karşılamadığı yönünde eleştiriler devam etmektedir. Ayrıca “kişilik haklarının ihlali”ne ilişkin 9. madde, “ilk bakışta ihlal” doktrini çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.
Elektronik Haberleşme ve Hat Güvenliği (5809 sayılı Kanun)
Elektronik Haberleşme Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, abonelik tesisi ve kullanım şartları sıkılaştırılmış; suçta kullanıldığı tespit edilen haberleşme hatlarının hâkim kararı veya savcı emriyle bağlantısının kesilmesi imkânı getirilmiştir. Bu düzenlemelerin, özellikle dolandırıcılık ve bilişim suçlarıyla mücadele amacı taşıdığı anlaşılmaktadır.
İstinaf İncelemesinde Hukuka Kesin Aykırılık – Bozma Bağlantısı
Yargı Paketi ile CMK’nın 280. maddesinde, bölge adliye mahkemelerinin (istinaf) inceleme yetkilerini doğrudan etkileyen önemli bir değişiklik yapılmıştır. Bu kapsamda, maddenin birinci fıkrasına eklenen (e) bendi ile, ilk derece mahkemesi kararında CMK’nın 289. maddesinde sayılan “hukuka kesin aykırılık” hâllerinden birinin bulunması durumunda, bölge adliye mahkemesinin hükmü bozmasına ve dosyayı yeniden incelenmek ve hüküm kurulmak üzere ilgili ilk derece mahkemesine (veya uygun göreceği başka bir ilk derece mahkemesine) göndermesine imkân tanınmıştır.
Yeni düzenleme öncesinde, istinaf mahkemelerinin bozma yetkisi sınırlıydı ve uygulamada bazı ağır usul hatalarına rağmen dosyanın esastan incelenmesi veya düzeltilerek onanması yoluna gidilebilmekteydi. Yapılan değişiklikle birlikte, CMK m. 289’da sayılan kesin hukuka aykırılık hâllerinin varlığı, artık istinaf aşamasında doğrudan bozma sebebi olarak kabul edilmiştir. Bu durum, özellikle yargılamanın temel güvencelerini ihlal eden hataların, “düzeltilerek onama” yoluyla giderilmesinin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.
CMK m. 289’da yer alan hukuka kesin aykırılık hâlleri; mahkemenin kanuna uygun şekilde teşekkül etmemesi, yasaklı hâkimin hükme katılması, geçerli ret talebine rağmen hâkimin yargılamaya devam etmesi, görev veya yetki kurallarına aykırılık, Cumhuriyet savcısının veya zorunlu katılımcıların yokluğunda duruşma yapılması, aleniyet ilkesinin ihlali, hükmün gerekçe içermemesi, savunma hakkının sınırlandırılması veya hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanılması gibi yargılamanın meşruiyetini doğrudan zedeleyen ağır usul hatalarını kapsamaktadır.
Bu değişiklikle birlikte, bölge adliye mahkemeleri bakımından temel usul güvencelerini ihlal eden kararlar karşısında bozma zorunluluğu doğmuş, istinafın temyize benzer şekilde “hukuka uygunluk denetimi” fonksiyonu güçlendirilmiştir. Uygulamada bu düzenlemenin, istinaf mahkemelerinin dosyayı yeniden görerek hüküm kurma alanını daraltacağı; buna karşılık adil yargılanma hakkını doğrudan etkileyen usul ihlallerinin daha erken aşamada giderilmesini sağlayacağı değerlendirilmektedir.
Elektronik Haberleşme Kanunu: abonelik kayıtlarında elektronik kimlik doğrulama ve yabancı aboneler
Elektronik haberleşme alanında; işletmecinin elektronik kimlik doğrulama kabiliyeti olmayan belgelerle abonelik kaydı yapamayacağı; kimliğin kimlik belgesi + biyometrik veri (yüz/parmak izi özeti) veya doğrulayıcı şifre ile teyit edileceği; yabancıların kimliğinin Göç İdaresi üzerinden doğrulanacağı gibi hükümler getiriliyor. Ayrıca:
- 3 ayda bir abonelerin “aktiflik” kontrolü,
- hat sayısı sınırlamaları,
- uyulmaması halinde idari para cezaları,
- bilgi-belge gönderme yükümlülükleri ve yaptırımlar
detaylandırılıyor.
Sosyal güvenlik: 1 Ocak 2016 öncesi GSS prim borçları (tahsilinden vazgeçme)
1 Ocak 2016’dan önceye ait olup ödenmemiş genel sağlık sigortası primleri ile gecikme cezası/zammı gibi feri alacaklarının tamamının tahsilinden vazgeçileceği belirtiliyor; yayımlanma tarihine kadar ödenenlerin iade/mahsup edilmeyeceği ifade ediliyor.
Ödeme hizmetleri ve bankacılık: çerçeve sözleşmeler ve uzaktan kurulum
Ödeme sistemleri/ödeme hizmetleri/e-para alanında; çerçeve sözleşmenin yazılı veya uzaktan iletişim araçlarıyla mesafeli biçimde kurulması ve kimlik doğrulamanın biyometrik yöntemlerle veya elektronik kimlik doğrulama kabiliyetli belgelerle yapılmasına imkân verecek yöntemlerin çerçevesi belirtiliyor.
Vergi Usul Kanunu: enflasyon düzeltmesinin uygulanmaması (2026–2027 dönemi) ve Cumhurbaşkanı yetkisi
Vergi Usul Kanunu’nda; 2025 hesap dönemiyle geçici vergi dönemleri dahil olmak üzere 2026 ve 2027 hesap dönemlerinde (özel hesap dönemliler için farklı takvimle) enflasyon düzeltmesi şartlarına bakılmaksızın mali tabloların enflasyon düzeltmesine tabi tutulmayacağı; bu süreyi uzatma yetkisinin Cumhurbaşkanına verildiği; altın-gümüş alım satımı/imalatıyla sürekli iştigal eden mükellefler için istisna öngörüldüğü belirtiliyor.
Önalım (Şuf’a) Hakkı Değişiklikleri
Önalım hakkı (şuf’a hakkı), paylı mülkiyete konu bir taşınmazda paydaşlardan birinin payını üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlara bu payı öncelikle satın alma yetkisi tanıyan bir haktır. Türk Medeni Kanunu ile koruma altına alınan bu müessese, mülkiyetin parçalanmasını ve paydaşlar arasına yabancı kişilerin girmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Ancak uygulamada, uzun hak düşürücü süreler, bedelin tapuda düşük gösterilmesi ve davaların yıllarca sürmesi gibi nedenlerle önalım davaları ciddi uyuşmazlıklara yol açmaktaydı. 11. Yargı Paketi ile Türk Medeni Kanunu’nun 733, 734 ve 735. maddelerinde önemli değişiklikler yapılmış; bu suretle yasal önalım hakkı kurumu kapsamlı biçimde yeniden düzenlenmiştir. Yapılan değişikliklerin temel amacı, tapu güvenliğini güçlendirmek, kötüye kullanımları önlemek ve önalım davalarını daha öngörülebilir hâle getirmektir.
Bu kapsamda, TMK m. 733’te önalım hakkının kullanılmasına ilişkin süreler kısaltılmıştır. Daha önce satış tarihinden itibaren iki yıl olan hak düşürücü süre, bir yıla indirilmiştir. Buna göre, satışın paydaşa noter aracılığıyla bildirildiği tarihten itibaren üç ay ve her hâlde satıştan itibaren bir yıl içinde önalım hakkı kullanılmadığı takdirde hak düşecektir. Bu değişiklik, tapu işlemleri üzerinde uzun süreli belirsizlik yaratılmasının önüne geçmeyi hedeflemektedir. Aynı maddeyle birlikte önalım hakkının kullanılamayacağı hâller de genişletilmiştir. Önceki düzenlemede yalnızca cebrî icra yoluyla yapılan satışlar önalım hakkı dışında bırakılmışken, yeni düzenleme ile 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında kamu kurumları tarafından yapılan taşınmaz satışları da önalım hakkı kapsamı dışına çıkarılmıştır. Bu düzenleme, kamu ihaleleriyle yapılan satışların sonradan şufa davalarıyla iptal edilmesi riskini ortadan kaldırarak hukuki istikrarı güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Önalım davalarına ilişkin en köklü değişiklik ise TMK m. 734’te yapılan düzenleme ile bedel tespiti ve ödeme usulüne ilişkindir. Uygulamada en büyük tartışma konusu olan “önalım bedelinin tapuda gösterilen bedel mi yoksa taşınmazın gerçek piyasa değeri mi olacağı” sorusu, bu düzenleme ile netliğe kavuşturulmuştur. Yeni hükme göre, dava konusu payın rayiç bedeli hâkim tarafından gecikmeksizin tespit edilecek, önalım hakkı sahibi ise bu bedeli ve alıcıya düşen tapu giderlerini, mahkemece belirlenen kesin süre içinde nakden yatırmakla yükümlü olacaktır. Bu yükümlülüğün süresinde yerine getirilmemesi hâlinde, davacı adına tescil kararı verilemeyecektir. Ayrıca yatırılan bedelin, dava süresince vadeli bir hesapta nemalandırılması ve kararın kesinleşmesi üzerine nemalarıyla birlikte alıcıya ödenmesi öngörülmüştür. Böylece hem davalı tarafın paranın değer kaybına uğraması önlenmiş hem de yargılama sürecinde taraflar arasındaki menfaat dengesi korunmuştur. Bu yönüyle düzenleme, tapu harçlarını düşük göstermek suretiyle taşınmazın piyasa değerinin altında iktisap edilmesi dönemini fiilen sona erdirmiştir.
Geçiş hükümleri ise Geçici Madde 1 ile düzenlenmiştir. Buna göre, TMK m. 733’te yapılan süre ve istisnalara ilişkin değişiklikler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılmış satışlara uygulanmayacak; bu satışlar bakımından eski hükümler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşılık, TMK m. 734’te yer alan rayiç bedel tespiti ve bedelin nakden depo edilmesine ilişkin usuli yenilikler, kanunun yürürlüğünden önce açılmış ve halen derdest olan davalara da derhal uygulanacaktır. Bu ayrım, devam eden davaların yeni ve daha ağır mali yükümlülükler çerçevesinde sonuçlandırılacağını açıkça ortaya koymaktadır.
631 sayılı KHK kapsamı: mahalli idarelerde “tek görev için ödeme” ilkesi
Belediye başkanları, meclis üyeleri ve ilgili kuruluşlarda istihdam edilen personel bakımından; kanun kapsamındaki görevleri için yalnızca bir görevi için ödeme yapılacağı; bazı organ/komisyonlar bakımından muafiyet ve 1 Ocak 2025’ten itibaren geçerlilik gibi hususlar düzenleniyor.
İnternet Kanunu değişiklikleri paketten çıkarıldı
Genel Kurul’da kabul edilen önergeler doğrultusunda, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi hakkında Kanun’da değişiklik öngören hükümlerin düzenlemeden çıkarıldığı açıkça belirtiliyor.
Sonuç: Paket Hangi Alanlarda Etki ve Risk Doğuracak?
7571 sayılı Kanun, torba yasa tekniğinin tipik bir örneği olarak birbirinden farklı alanlarda eş zamanlı değişiklikler getirirken, kısa vadede en belirgin etkisini usul ekonomisi ve idari/özel aktörlere geniş yetki tanıyan düzenlemeler üzerinden gösterecektir. Paket, bir yandan icra-iflas süreçlerinde “sürüncemeyi” azaltmayı hedefleyen daha sert şekli şartlar ve karineler getirirken; diğer yandan savunma makamı, mülkiyet hakkı ve ifade özgürlüğü ekseninde Anayasal denge tartışmalarını canlı tutabilecek hükümler içermektedir. Bu nedenle uygulamada, “hızlanan süreçler” ile “artabilecek hak ihlali iddiaları” arasındaki gerilimin mahkemelere, idareye ve meslek örgütlerine yansımaması beklenmemelidir.
İcra hukukunda, özellikle ihalenin feshi yolunda “başvuru ehliyeti ve şekli şartlar” keskin biçimde daraltılmış; harç/teminat eksikliğinde muhtıra + kesin süre + dosya üzerinden kesin ret mekanizmasıyla gecikmelerin önüne geçilmek istenmiştir. Bu yaklaşım, ihale istikrarını güçlendirirken, taraflar bakımından hak düşürücü süre ve şekli eksiklik riskini büyütmektedir. Benzer şekilde, tasarrufun iptali alanında (İİK m. 278) karine rejiminin sertleşmesi ve “yakınlar arası işlemler/uygun karşılık” kriterlerinin genişletilmesi, alacaklı lehine korumayı artıracak; ancak özellikle aile içi devirler, ölünceye kadar bakma, intifa tesisleri ve düşük bedelli işlemler bakımından daha yoğun ispat baskısı doğuracaktır. Bu iki alanda “dosya hazırlanması” ve “usul hatası yapılmaması” artık önceki döneme göre çok daha belirleyicidir.
Kanun yolu parasal sınırlarında esas alınacak tarihin netleştirilmesi, icra uygulamasında uzun süredir yaşanan tereddütleri azaltacak ve öngörülebilirliği artıracaktır. Buna karşılık, Avukatlık Kanunu’ndaki disiplin rejimi; bildirim mekanizmalarının kapsamı, tekerrür ve zaman aşımı düzeni ve özellikle “hukukla ilgisiz açıklama” gibi geniş kavramlar nedeniyle, belirlilik ve ifade özgürlüğü tartışmalarını sürdürme potansiyeli taşımaktadır. Disiplin hukukunun “mesleği koruma” amacını aşarak savunma faaliyetini baskılayan bir kontrol aracına dönüşmemesi için, uygulamada dar yorum ve ölçülülük ilkesine bağlılık kritik olacaktır.
Ceza muhakemesinde finansal tedbirler başlığında, CMK m. 128/A benzeri düzenlemelerin pratikte “hızlı reaksiyon” üretmesi beklenirken, yargısal denetim ve mülkiyet hakkı bakımından sınırların nasıl korunacağı tartışmalıdır. Banka/ödeme/kripto kuruluşlarına tanınan fiili sınırlama yetkilerinin, hatalı veya aşırı tedbir uygulamalarına kapı aralaması hâlinde; iade, itiraz ve tazmin mekanizmaları üzerinden yeni bir uyuşmazlık alanı oluşabilir. Bu yüzden şirketler ve bireyler açısından, finansal hesaplara yönelik tedbirlerde belge yönetimi, hızlı itiraz ve delillendirme pratikleri çok daha önemli hâle gelecektir. İnfaz hukukunda getirilen geçici düzenleme ise “infazda eşitlik” söylemiyle gerekçelendirilse bile, öğretideki “örtülü af” tartışmalarını güçlendirecek; uygulamada kapsam ve zaman bakımından farklı dosyalar arasında eşitsizlik iddialarını gündemde tutacaktır.
Elektronik haberleşme, e-KYC/biyometrik doğrulama, yabancı abonelerin kimlik teyidi ve hat güvenliği düzenlemeleri; dolandırıcılık ve bilişim suçlarıyla mücadelede idarenin elini güçlendirecek olsa da, kişisel verilerin korunması ve ölçülülük ekseninde yeni denetim başlıkları doğurabilecektir. Ödeme hizmetleri ve bankacılıkta çerçeve sözleşmelerin uzaktan kurulumu ve doğrulama usullerine ilişkin düzenlemeler de, finans sektöründe sözleşme süreçlerini hızlandırırken uyum (compliance) yüklerini artıracaktır. Vergi Usul Kanunu’nda enflasyon düzeltmesine dair düzenlemeler ise, özellikle finansal raporlama ve vergi planlaması bakımından 2026–2027 döneminde işletmelerin dikkatle izlemesi gereken bir çerçeve yaratmaktadır.
Medeni hukuk alanında önalım (şufa) hakkı bakımından sürelerin kısaltılması, Devlet İhale Kanunu satışlarının kapsam dışına çıkarılması ve rayiç bedel + nakden depo + nemalandırma mekanizması, hem tapu güvenliği hem de kötüye kullanımın önlenmesi açısından güçlü bir yeniden tasarım sunmaktadır. Ancak geçiş hükümleri nedeniyle, eski satışlar/derdest davalar ayrımı uygulamada dikkatle yönetilmezse, taraflar açısından beklenmedik mali yükler ve usul riskleri doğabilir. Bu nedenle paydaşlık ilişkilerinde satış/tebligat/önalım süreçlerinin artık daha sıkı bir takvime ve daha teknik bir dava stratejisine ihtiyaç duyduğu açıktır.
Özetle 11. Yargı Paketi; icra-iflas ve usul ekonomisi boyutunda kısa vadede hız ve kesinlik üretmeye adaydır. Buna karşılık avukatlık disiplini, mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki finansal tedbirler, ifade özgürlüğü ve kişisel veri/kimlik doğrulama eksenlerinde, uygulamanın Anayasal sınırlar içinde kalıp kalmayacağı büyük ölçüde yargısal yorum ve denetimin kalitesine bağlı olacaktır. Pratik açıdan bakıldığında, bu yeni dönemde hem bireyler hem şirketler için en kritik yaklaşım; işlemleri “usul hatası bırakmayacak” şekilde kurgulamak, süreleri sıkı takip etmek, delil/evrak yönetimini güçlendirmek ve düzenlemelerin yarattığı risk alanlarında erken hukuki danışmanlıkla hareket etmektir.
© 2025 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.
Referans: Bıçak, Vahit (2025) “Resmi Gazete’de Yayınlanan 11. Paket ile Yargı Sisteminde Önemli Düzenlemeler Getirildi!”, Bıçak Hukuk Bürosu Blogu, https://www.bicakhukuk.com/yargi-paketi-tbmmde-kabul-edildi/, Prgf . __., Erişim Tarihi: …,
English
Türkçe
Français
Deutsch

Comments
No comments yet.