Uyuşturucu ile Mücadelede Sınır Aşan Ceza Yetkisi: TCK m. 13, ABD Uygulaması ve Güncel Vakalar

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, sınır aşan yapısı nedeniyle yalnızca ulusal ceza hukuku değil, uluslararası hukuk ve devlet egemenliği ilkeleriyle birlikte değerlendirilmesi gereken bir suç tipidir. Devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddiaları gündeme geldiğinde, ceza sorumluluğu ile yabancı ceza yargısının yetkisi, dokunulmazlık rejimleri ve kuvvet kullanma yasağı arasındaki hassas denge belirleyici hâle gelir. 1988 Viyana Sözleşmesi, uyuşturucu ile mücadelenin temel yolunun askerî veya tek taraflı operasyonlar değil, iade ve adli yardımlaşma gibi cezaî işbirliği mekanizmaları olduğunu ortaya koymaktadır. Türk hukukunda TCK m. 13, uyuşturucu suçları bakımından yurt dışında işlenen fiiller için geniş bir yargılama yetkisi tanımakla birlikte, bu yetkiyi siyasi filtreler ve uluslararası hukukun sınırlarıyla bilinçli biçimde dengelemektedir. ABD iç hukukunda extraterritorial yetki ve “narco-terrorism” yaklaşımı, suç politikasını sertleştirirken yöntem sorununu ortadan kaldırmamakta; özellikle zorla yakalama ve sınır aşan operasyonlar uluslararası hukuk bakımından ağır tartışmalar doğurmaktadır. Noriega, Hernández ve Maduro örnekleri, devlet başkanları dosyalarında seçilen yöntemin, yargılama sonucundan bile daha belirleyici olduğunu göstermektedir. Son dönemde Nicolás Maduro’nun askerî operasyonla yakalandığına ilişkin iddialar, uyuşturucu ile mücadele gerekçesinin devlet egemenliği ve dokunulmazlık sınırlarını aşmak için kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu yeniden ve güçlü biçimde gündeme taşımıştır. Bu çok katmanlı hukuki çerçevede, uyuşturucu suçları, devlet başkanları ve uluslararası ceza yetkisi konularında derinlikli analiz ve danışmanlık hizmetleri Bıçak tarafından sunulmaktadır.

Devlet Başkanları Hakkında Uyuşturucu Ticareti İddiaları Mücadele Sınır Aşan Ceza Yetki TCK md 13 ABD Uygulaması Güncel Vakalar Avukat Hukuk

Devlet Başkanları Hakkında Uyuşturucu Ticareti İddiaları

“Maduro Olayı”: Egemenlik ve Devlet Başkanları Üzerinden Hukuki Bir Stres Testi

Uluslararası ceza hukuku ve devletler hukuku kesişiminde bazı olaylar vardır ki, doğruluğu tartışmalı bir iddia dahi olsa, hukuk düzenlerinin “kırmızı çizgilerini” görünür kılar. Bugün Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro hakkında basına yansıyan “ABD saldırıları sonrasında yakalandığı ve ülke dışına çıkarıldığı” yönündeki iddialar, tam da böyle bir işlev görmektedir. Bu tür haberler, yalnızca bir ülkenin iç siyasal krizini değil; uyuşturucu ile mücadelede devletlerin başvurduğu araçların meşruiyetini, başta egemenlik ve kuvvet kullanma yasağı olmak üzere uluslararası hukukun temel ilkeleriyle birlikte tartışmaya zorlar. Son gelişmeler henüz kamuya açıklıkla yansımamış olsa bile, haberin kendisi bile hukukçu açısından şu temel soruyu doğurur: “Uyuşturucu ticaretiyle mücadele gerekçesi, bir devlet başkanına yönelik sınır-ötesi zor kullanmayı ve fiilî transferi hukuken meşrulaştırabilir mi?

Bu yazı, söz konusu güncel gelişmeyi “kanıtlanmış olgu” gibi sunmayı amaçlamaz. Aksine, tam tersine bir metodoloji benimser: İddiaya konu olayları “olgu” ile “yorum”u ayırarak ele alır; doğrulanması güç veya henüz doğrulanmamış kısımları temkinli bir dille “iddia” düzeyinde tutar. Çünkü uluslararası hukukta, özellikle kuvvet kullanma ve egemenlik ihlali iddialarında, söylem ile gerçeklik arasındaki fark son derece belirleyicidir. Ancak olgu düzeyi tartışmalı olsa bile, “Maduro tipi” bir senaryo, hukuk düzenlerini sınayan bir düşünce deneyi işlevi görür: Eğer bir devlet başkanı uyuşturucu ticaretiyle itham ediliyorsa, hangi yargı yolu meşrudur; hangi operasyonel yol hukuken kabul edilebilir sınırların dışındadır?

Bu noktada bir “ikinci katman” daha ortaya çıkar: Uyuşturucu ile mücadele, uluslararası belgelerde temelde “cezai işbirliği” modeli üzerinden kurulmuştur. 1988 tarihli Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Sözleşme, devletleri suç tiplerini tanımlamaya, malvarlığını izlemeye ve müsadereye, adli yardımlaşmayı geliştirmeye, iade mekanizmalarını işletmeye ve kontrollü teslimat gibi yöntemleri kullanmaya teşvik eder. Bu metnin özü, “tek taraflı zor kullanma” değil, “işbirliği içinde ceza adaleti”dir. Dolayısıyla bir devlet başkanının uyuşturucu ticaretiyle ilişkilendirildiği iddialar, ilk bakışta “uyuşturucu suçları” başlığı altında dursa da, pratiğe yansıdığı anda “egemenlik, kuvvet kullanma, dokunulmazlık, yargılama yetkisi, insan hakları ve usul güvenceleri” başlıklarının tamamını aynı dosyaya taşır.

Öte yandan, bu tür iddiaların bir kısmı, yalnızca “genel suç isnadı” düzeyinde kalmaz; bazı devletler, belirli liderler hakkında doğrudan ceza soruşturması başlatır ve iddianame düzenler. ABD Adalet Bakanlığı, 26 Mart 2020 tarihli duyurusunda Nicolás Maduro ve bazı üst düzey isimler hakkında “narco-terrorism” ve bağlantılı suçlamalar kapsamında ceza davası açıldığını kamuoyuna açıklamıştır. Bu tür iddianameler, uluslararası alanda iki eşzamanlı etki üretir. Bir yandan, uyuşturucu ticaretiyle mücadelede “cezai sorumluluk” iddiasını somutlaştırır ve “yargılama yetkisi” tartışmasını başlatır. Diğer yandan, özellikle görevde bulunan liderler bakımından, “dokunulmazlık” ve “yakalama yöntemi” tartışmalarını keskinleştirir; zira bir devletin mahkemesinde düzenlenen iddianame, kendiliğinden başka bir devlet toprağında zor kullanma yetkisi yaratmaz.

Uluslararası hukuk, görevdeki devlet başkanları ve bazı üst düzey devlet görevlileri için yabancı devletlerin ceza yargısından bağışıklık sağlayan bir koruma tanır; bu koruma doktrinde “kişisel dokunulmazlık (ratione personae)” olarak adlandırılır. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2002 tarihli Arrest Warrant kararı (Kongo Demokratik Cumhuriyeti / Belçika), özellikle görevdeki dışişleri bakanı üzerinden, görevde bulunan üst düzey görevlilerin yabancı ceza yargısından bağışıklığına ilişkin çerçeveyi tartışmış ve bu alandaki temel referanslardan biri hâline gelmiştir. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun devlet görevlilerinin yabancı ceza yargısından bağışıklığına ilişkin çalışmaları da, konunun sadece akademik değil, normatif gelişim alanı olduğunu göstermektedir. Buradan çıkan ana sonuç şudur: “Bir kişinin ağır suçlarla itham edilmesi”, dokunulmazlık ve egemenlik gibi rejimleri otomatik olarak devre dışı bırakmaz; aksine, tam da bu rejimlerin nasıl uygulanacağı ve nerede sınırlandırılacağı tartışmasını doğurur.

Bu yazı, işte bu nedenle, “Maduro olayı”nı yalnızca güncel bir haber olarak değil, daha geniş bir hukuki sorunsalın örneği olarak ele almaktadır. Yazının temel önermesi şudur: Devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddiaları üç ayrı düzlemde değerlendirilmelidir. Birinci düzlem, “ceza sorumluluğu” düzlemidir: İddia edilen eylemler suç oluşturuyor mu; hangi devletin veya hangi mahkemenin yargılama yetkisi var; hangi delil standardı aranır? İkinci düzlem, “yöntem/meşruiyet” düzlemidir: Soruşturmanın ve kovuşturmanın yürütülmesinde hangi araçlar uluslararası hukuka uygundur; hangi araçlar egemenlik ve kuvvet kullanma yasağına takılır? Üçüncü düzlem ise “olgu analizi”dir: Somut vakalarda ne yapılmış; hangi yöntem tercih edilmiş; hukuki tartışma hangi noktada kilitlenmiş ve hangi sonuçlar doğmuştur?

Okuyucu, özellikle kamuoyu tartışmalarında sıklıkla yapılan bir hatayla karşılaşır: “Yargılama yetkisi” ile “yakalama/transfer yetkisi” birbirine karıştırılır. Oysa bir mahkemenin bir kişi hakkında iddianame düzenlemesi, o kişiyi yabancı bir ülkeden zorla çıkarma hakkı doğurmaz. Benzer şekilde, bir kişinin “yakalanmış” olması, yakalama yönteminin hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. 

Bu çerçevede yazının ilerleyen bölümleri; önce uyuşturucu ile mücadelede uluslararası işbirliği modelini, ardından dokunulmazlık ve egemenlik sınırlarını, daha sonra uygulamadaki üç temel “yol”u (zor kullanma ve rejim değişimiyle sonuçlanan örnek; iddianame-ödül-yaptırım odaklı baskı modeli; görev sonrası iade ve yargılama modeli) karşılaştırmalı olarak inceleyecek; nihayetinde Türk hukuku bakımından TCK m. 13’ün uyuşturucu suçları için getirdiği yargılama yetkisini bu büyük resim içinde konumlandıracaktır.

Uyuşturucu Suçlarının Uluslararası Niteliği ve “Cezai İşbirliği Modeli”

Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, klasik anlamda tek bir ülkenin ceza hukuku sınırları içinde “tamamlanan” bir suç olmaktan çok, üretim-nakliye-dağıtım-finansman zinciriyle birden fazla ülkeye yayılan, örgütlü ve finansal altyapı kullanan bir suç tipidir. Bu suçun uluslararası niteliği, sadece faillerin sınır aşmasıyla değil; suç ekonomisinin kendisinin uluslararası piyasalara entegre olmasıyla ortaya çıkar. Yasadışı üretim bir ülkede, prekürsör kimyasalların temini başka bir ülkede, nakliye hatları birkaç ülke üzerinden, paranın aklanması ise çoğu zaman bambaşka finansal merkezlerde gerçekleşebilir. Bu yapısallık, devletlerin uyuşturucu suçlarını yalnızca “kamu sağlığı” veya “kamu düzeni” meselesi olarak değil; aynı zamanda sınır aşan organize suç ve mali suç boyutlarıyla birlikte değerlendirmesine yol açmıştır.

Bu nedenle uluslararası toplum, uyuşturucu ticaretine karşı mücadelenin yalnızca ulusal soruşturma ve kovuşturma araçlarıyla değil, devletlerarası koordinasyonla yürütülmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Buradaki kilit fikir şudur: Uyuşturucu suçlarıyla mücadelede “en güçlü silah” çoğu zaman tek bir ülkenin polisi veya mahkemesi değil; farklı hukuk sistemlerinin ortak çalışmasını mümkün kılan cezai işbirliği mekanizmalarıdır. İşte 1988 tarihli Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Sözleşme (kısaca 1988 Viyana Sözleşmesi), bu yaklaşımın en kapsamlı ve en sistematik ifadesidir. 

1988 Viyana Sözleşmesi’nin “çekirdek mantığı”

1988 Viyana Sözleşmesi’nin önsözünde ve genel kurgusunda, uyuşturucu kaçakçılığının devletlerin istikrarını zayıflatan, ekonomik ve sosyal dokuyu bozan bir olgu olduğu vurgulanır. Ancak Sözleşme, bu ağır tehdide rağmen çözümü esas itibarıyla cezai işbirliği üzerinden kurar. UNODC’nin Sözleşme sayfasında da açık biçimde belirtildiği üzere metin; kara para aklama, prekürsörlerin saptırılması (diversion), iade, kontrollü teslimat ve “yargılamanın devri” gibi işbirliği araçlarını sistemleştirir. Bu tercih tesadüfi değildir: Uluslararası hukuk düzeni, suçla mücadelede dahi egemenlik ve kuvvet kullanma yasağı gibi temel ilkelerin korunmasını ister; bu nedenle “tek taraflı zor kullanma”yı genel çözüm olarak benimsemez. Sözleşme, devletlerin ortak hareket etmesini hedeflerken, bunu “yasal prosedürler” içinde gerçekleştirmeyi amaçlar.

Bu bölümde, yazının ilerleyen kısımlarında “operasyonel sınırlar” tartışmasına zemin hazırlayacak şekilde şu ayrımı şimdiden netleştirmek gerekir: 1988 Viyana Sözleşmesi, devletlere uyuşturucu suçlarında yargılama ve soruşturma kapasitesini güçlendirme çağrısı yapar; fakat bu çağrı, başka bir devletin toprağında tek taraflı zor kullanma serbestisi tanımaz. Sözleşmenin dayandığı araçlar, “yakala getir” şeklinde fiilî güç aktarımı değil; “delili paylaş, iade et, mallara el koy, yargılamayı koordine et” şeklinde hukukî işbirliğidir.

Sözleşmenin yapısı

1988 Viyana Sözleşmesi’nin işlevi, yalnızca “iyi niyet beyanı” değildir. Metin, uyuşturucu ile mücadelede devletlerin iç hukuklarını belirli bir standarda yaklaştırmayı amaçlar. Bunu dört ana eksende yapar.

İlk eksen, suçlaştırmadır. Sözleşme, taraf devletlerin uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin temel fiilleri iç hukuklarında suç haline getirmesini öngörür. Bu suçlaştırma yaklaşımı, yalnızca “maddeyi üretme ve satma” gibi çekirdek fiilleri değil; suça iştirak, örgütlü yapılara katılım, suçtan elde edilen gelirlerin aklanması gibi tamamlayıcı alanları da kapsar.

İkinci eksen, mali izler ve malvarlığına el koymadır. Uyuşturucu ekonomisinin devamlılığı çoğu kez “nakit akışı”na ve suç gelirlerinin sisteme sokulmasına bağlıdır. Bu nedenle Sözleşme, suçtan elde edilen gelirlerin ve suçta kullanılan araçların tespiti, dondurulması ve müsaderesi yönünde kapsamlı hükümler içerir (özellikle müsadere/el koyma düzeni, uygulamada “follow-the-money” yaklaşımının uluslararası zemini olarak çalışır). 

Üçüncü eksen, yargı yetkisinin kurulmasıdır. Uyuşturucu suçları birden fazla ülkeyi ilgilendirdiğinde “hangi devlet yargılayacak?” sorusu ortaya çıkar. Sözleşme, devletlere belirli bağlama noktaları üzerinden yargı yetkisi tesis etme yönünde çerçeve sunar; örneğin suçun kendi topraklarında işlenmesi, failin kendi vatandaşlığı, bazı durumlarda sonuçların ülkeye etkisi gibi bağlar üzerinden. Bu bölüm, ileride Türk hukukundaki TCK m. 13 ve ABD’nin extraterritorial yaklaşımıyla karşılaştırma yaparken kritik olacaktır: 1988 rejimi, yargı yetkisini genişletirken dahi, bunu genellikle hukukî bağlar üzerinden rasyonalize eder.

Dördüncü eksen ise, Sözleşmenin “kalbi” sayılabilecek uluslararası işbirliği hükümleridir. Burada Sözleşme, uyuşturucu suçlarıyla mücadelede pratikte en çok ihtiyaç duyulan mekanizmaları ayrıntılandırır: iade, adli yardımlaşma, kontrollü teslimat, denizde müdahale işbirliği ve ilgili bilgi paylaşımı.

İade (extradition): “Failin kaçışını” bozan ana mekanizma

Uyuşturucu suçlarında en sık görülen sorunlardan biri, failin bir ülkede suç faaliyetini yürütüp başka bir ülkede saklanması veya farklı pasaportlar ve finansal ağlar üzerinden izini kaybettirmesidir. 1988 Viyana Sözleşmesi, bu nedenle iade kurumunu uyuşturucu ile mücadelenin merkezine yerleştirir. Sözleşmenin iade hükümleri, taraf devletlerin kendi aralarında uyuşturucu suçları bakımından iade yapılabilirlik zeminini güçlendirmeyi amaçlar; böylece suçluların “güvenli liman” arayışını zorlaştırır.

Yazımız bağlamında özellikle önemli olan nokta şudur: İade, hem egemenlik ilkesine daha uygun hem de yargılamanın meşruiyeti bakımından daha güçlü bir yöntemdir. Çünkü iade, kural olarak iki devlet arasında yasal prosedürlere dayanır; yakalama ve teslim, belirli güvencelerle gerçekleşir. Bu nedenle devlet başkanı veya üst düzey devlet görevlisi gibi “yüksek politik risk” taşıyan dosyalarda, iade mekanizması, “operasyonel zor kullanma”ya kıyasla daha az tartışmalı bir yol olarak öne çıkar. Yazının ilerleyen kısımlarında Hernández örneğinin niçin daha “meşru ve öngörülebilir” görüldüğünü açıklarken bu iade mantığı belirleyici olacaktır.

Adli yardımlaşma (mutual legal assistance)

Uyuşturucu suçlarında delil, çoğu zaman tek bir ülkede toplanamaz. Banka kayıtları başka bir ülkededir; iletişim verileri başka bir ülkededir; sevkiyatın geçtiği liman veya havaalanı kayıtları üçüncü bir ülkededir. İşte bu nedenle 1988 Viyana Sözleşmesi, adli yardımlaşmayı (MLA) ayrıntılı bir çerçevede düzenler. Adli yardımlaşma; delil toplama, tanık dinleme, belge temini, arama-el koyma kararlarının karşı ülkede icrası gibi birçok işlemi kapsar ve uyuşturucu soruşturmalarında “dosyayı ayakta tutan” unsurdur. 

Burada önemle vurgulanmalıdır: Adli yardımlaşma hükümleri, suçla mücadeleyi hukuk devletinin usul güvenceleri içinde yürütme idealini somutlaştırır. Çünkü bu mekanizma, delilin “hangi usulle” elde edildiğini ve elde edilişinin denetlenebilirliğini daha görünür kılar. Oysa zor kullanma veya tek taraflı operasyon iddialarında en büyük problem, delilin ve yakalamanın “hesap verilebilir” bir usul içinde gerçekleşmemesidir. Bu ayrım, devlet başkanları hakkında uyuşturucu iddialarının “yöntem/meşruiyet” tartışmasına doğrudan bağlanır.

Kontrollü teslimat (controlled delivery)

Sözleşmenin uygulama açısından en stratejik kurumlarından biri, kontrollü teslimattır. Kontrollü teslimat, ele geçirilen uyuşturucu sevkiyatının veya suçla bağlantılı gönderinin, kolluk gözetimi altında kontrollü şekilde hareket ettirilmesi ve böylece yalnızca “kuryenin” değil, suç ağının üst halkalarının da tespit edilmesi amacını taşır. UNODC, kontrollü teslimatı 1988 rejiminin uluslararası işbirliği araçları arasında açıkça sayar.

Yazımız açısından kontrollü teslimatın değeri, şu noktada ortaya çıkar: Bu kurum, uyuşturucu ile mücadelede “operasyon” kelimesinin çoğu zaman yanlış çağrıştırdığı biçimde bir askerî harekâtı değil; ceza muhakemesi içinde planlanan, yargısal denetime açık ve işbirliğine dayalı bir kolluk stratejisini ifade eder. Yani 1988 rejimi, operasyonel bir yaklaşımı bütünüyle dışlamaz; fakat bu operasyonelliği yasal işbirliği içinde ve usul güvenceleriyle sınırlar.

Denizde müdahale ve bayrak devleti işbirliği: Egemenlik ilkesinin “uyarlanmış” hali

Uyuşturucu sevkiyatları sıklıkla deniz yoluyla yapıldığından, denizde yakalama ve arama-el koyma meseleleri egemenlik tartışmalarını kaçınılmaz kılar. 1988 Viyana Sözleşmesi, denizde uyuşturucu kaçakçılığına karşı işbirliği için bir çerçeve de sunar. Bu çerçeve, özellikle bayrak devleti izni ve koordinasyon mekanizmaları üzerinden şekillenir; yani “açık denizde dahi” müdahale, genellikle belirli izin ve işbirliği koşullarına bağlanır. Avrupa Konseyi’nin, Sözleşmenin ilgili hükmünün uygulanmasını kolaylaştırmak üzere ayrıca anlaşma ürettiği görülür; bu da 1988 rejiminin pratikte işbirliği gerektirdiğinin bir göstergesidir.

Bu nokta, devlet başkanı dosyalarıyla doğrudan bağlantılıdır: Uluslararası düzen, denizde bile müdahaleyi işbirliği ve izin şartlarına bağlarken, bir başka devletin başkentinde veya devlet başkanına yönelik iddia edilen bir “yakalama/transfer” eylemini hukukî tartışma dışında görmek mümkün değildir. 1988 rejiminin genel eğilimi, egemenlik ilkesini tamamen devre dışı bırakmak değil; uyuşturucu ile mücadelede egemenliği “koordinasyon yoluyla” yönetilebilir hale getirmektir.

“Cezai işbirliği modeli”nin devlet başkanı iddialarına söylediği şey

Bu bölümün sonunda, 1988 Viyana Sözleşmesi’nin devlet başkanları hakkında uyuşturucu iddialarına ilişkin tartışmaya ne söylediğini açık ve net biçimde bağlamak gerekir. Sözleşme, doğrudan “devlet başkanları”ndan bahsetmez; çünkü metin bir dokunulmazlık sözleşmesi değildir. Ancak Sözleşme’nin bütünsel kurgusu, şu temel prensibi fiilen inşa eder: Uyuşturucu suçlarıyla mücadelede kalıcı ve meşru çözüm, devletlerarası ceza adaleti işbirliğidir. Bu işbirliği; suçların iç hukukta tanımlanması, delilin paylaşılması, suç gelirlerinin dondurulması ve müsadere edilmesi, iade ve adli yardımlaşma mekanizmalarının işletilmesi, gerektiğinde kontrollü teslimat gibi tekniklerle ağın çözülmesi şeklinde gerçekleşir.

Devlet başkanı veya üst düzey yönetici söz konusu olduğunda iş daha da hassaslaşır. Çünkü bu dosyalarda yalnızca suç isnadı değil, aynı zamanda dokunulmazlık, egemenlik ve kuvvet kullanma yasağı gibi üst normlar devrededir. Bu nedenle, 1988 rejiminin işbirliği modeli, böyle dosyalarda “en az tartışmalı” ve “hukuken en dayanıklı” güzergâhı işaret eder: iade/işbirliği/kovuşturma hattı. Bunun alternatifine, yani tek taraflı zor kullanmaya dayalı bir “yakalama/transfer” hattına yönelindiğinde, uyuşturucuyla mücadele amacı, uluslararası hukuk bakımından yeni bir meşruiyet üretmez; aksine yöntem tartışmasını büyütür.

Bu tespit, yazının sonraki bölümleri için bir eşik oluşturur: Eğer “Maduro tipi” olaylar hukuken analiz edilecekse, ilk ölçüt 1988 rejiminin işbirliği mantığıdır. İkinci ölçüt ise, bu işbirliği mantığını aşan adımların hangi şartlarda uluslararası hukuka uygun sayılabileceği olacaktır. Bu noktada dokunulmazlık ve egemenlik tartışmalarını ele alacak olan bir sonraki bölümlere geçilebilir.

Devlet Başkanlarının Dokunulmazlık Rejimi ve “Uluslararası Arama/Yakalama Emri”

Uyuşturucu ticareti gibi ağır suçlamalar, kamuoyunda çoğu zaman “ciddi suç varsa dokunulmazlık olmaz” şeklinde sezgisel bir beklenti yaratır. Oysa uluslararası hukukta devlet başkanları bakımından tablo, bu sezgiden daha karmaşık ve daha katmanlıdır. Bu bölümün amacı, devlet başkanları ve benzeri üst düzey devlet görevlileri söz konusu olduğunda, “ceza sorumluluğu” ile “yargılama/yakalama işlemlerinin yapılabilirliği” arasındaki ayrımı netleştirmek; ayrıca pratikte sıklıkla “international arrest warrant” diye anılan araçların (ulusal yakalama emri + iade talebi + INTERPOL kanalları) hukuki niteliğini ve dokunulmazlıkla etkileşimini ortaya koymaktır.

Ceza sorumluluğu ile yabancı ceza yargısı yetkisine tabi tutulma aynı şey değildir

Devlet başkanlarının ağır suçlar bakımından “ceza sorumluluğu doğmaz” gibi bir kural yoktur. Buna rağmen, özellikle görevde bulunan (incumbent) devlet başkanı veya bazı üst düzey görevliler hakkında yabancı bir devletin ceza yargısı işlemlerini fiilen işletmesi, dokunulmazlık rejimleri nedeniyle engellenebilir. Bu ayrım, “sorumluluk” (substantive criminal responsibility) ile “yargı yetkisi ve muhakeme engelleri” (procedural bars) arasındaki ayrımdır.

Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) Arrest Warrant of 11 April 2000 (DRC v. Belgium) davası, bu ayrımın klasik referansıdır. Belçika’nın Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin görevdeki Dışişleri Bakanı hakkında uluslararası dolaşıma sokulan yakalama emri, ICJ tarafından bağışıklık ve dokunulmazlığı ihlal edici görülmüş; Belçika’nın yakalama emrini kaldırması gerektiğine hükmedilmiştir. ICJ’nin olay örgüsü, “ağır suç isnadı”nın tek başına, görevdeki üst düzey görevlinin yabancı ceza yargısından kişisel dokunulmazlığını ortadan kaldırmadığını açık biçimde gösterir.

Bu bağlamda uyuşturucu ticareti iddiaları bakımından temel soru şudur: Bir devlet başkanı, uyuşturucu ticaretiyle itham edildiğinde “suç isnadı mümkündür”; fakat “başka bir devletin yargısının ve kolluğunun görevdeki lidere yönelik yakalama/yargılama işlemleri” dokunulmazlık ve egemenlik sınırlarına takılabilir.

Kişisel dokunulmazlık (ratione personae)

Kişisel dokunulmazlık, görevde bulunan devlet başkanı, hükümet başkanı ve dışişleri bakanı gibi “devleti uluslararası düzlemde temsil eden” üst düzey kişilere tanınan korumayı ifade eder. Bu dokunulmazlık, kişinin özel yaşamında işlediği iddia edilen fiilleri dahi kapsayacak şekilde geniş yorumlanır; mantığı, kişinin eylemlerini “meşru” saymak değil, görevini yürütürken yabancı yargı müdahalesiyle felce uğramasını önlemektir. ICJ’nin Arrest Warrant kararındaki yaklaşım, bu korumayı teyit eden en güçlü dayanaklardan biridir.

Bu koruma, pratikte şunu doğurur: Görevdeki bir devlet başkanı hakkında yabancı ülkede soruşturma açılması, iddianame hazırlanması veya yakalama emri düzenlenmesi bile, çoğu zaman “hukuken tartışmalı” ve “fiilen uygulanamaz” bir alan yaratır. Nitekim yakın dönemde Fransa Cour de cassation’ın, görevdeki bir yabancı devlet başkanına ilişkin yakalama emrine dair dokunulmazlık vurgusunu içeren kararları, bu alandaki “kişisel dokunulmazlık istisnasızdır” çizgisinin ulusal mahkemeler düzeyinde de güçlü biçimde sürdüğünü göstermektedir.

Burada bir uyarı yapmak gerekir: Dokunulmazlık rejimi, her ülkede aynı teknik argümanlarla uygulanmasa da, “görevdeki devlet başkanı hakkında yabancı ceza yargısı işlemleri” genel olarak yüksek bir engelle karşılaşır. Uyuşturucu suçları, “ağır” olmakla birlikte, bu dokunulmazlığı kendiliğinden kaldıran evrensel bir istisna kategorisi içinde kabul edilmez.

Görevsel dokunulmazlık (ratione materiae)

Görevsel dokunulmazlık, görev sona erse bile, kişinin “devlet adına resmî sıfatla yaptığı fiiller” nedeniyle yabancı yargıda sorumluluğunun sınırlanması tartışmasını ifade eder. Ancak uyuşturucu ticareti iddiaları bakımından kritik nokta şudur: Uyuşturucu imal ve ticareti, genel kabulde “devletin resmî görevi” sayılabilecek bir faaliyet değildir. Dolayısıyla bir devlet başkanı veya üst düzey yetkili hakkında “uyuşturucu şebekesini yönettiği/koruduğu” iddiası, çoğu yaklaşımda görevsel dokunulmazlığın koruma alanında değerlendirilmez.

Buna rağmen, görevsel dokunulmazlık tartışması tamamen önemsiz değildir. Çünkü bazı dosyalarda isnat edilen eylemler, “devlet yetkisini kullanma” görünümü altında (örneğin kolluk gücünün yönlendirilmesi, sınır güvenliği kararları, siyasi talimatlar) ileri sürülebilir ve savunma, fiillerin “devlet faaliyeti” sayılabileceği argümanını kurmaya çalışabilir. Bu tür tartışmaların sınırını belirleyen kaynaklar arasında, devlet görevlilerinin yabancı ceza yargısından bağışıklığına ilişkin Uluslararası Hukuk Komisyonu (ILC) raporları da yer alır.

“International arrest warrant” nedir? 

Kamuoyunda ve hatta bazı hukukî tartışmalarda “international arrest warrant” denildiğinde, tek bir küresel mahkemenin tüm dünyada doğrudan icra edilen yakalama emri varmış gibi bir algı oluşur. Oysa ceza hukukunda “uluslararası yakalama” çoğu zaman şu bileşimle ortaya çıkar: Birincisi, bir devletin yetkili yargı makamının (mahkeme/hâkim) çıkardığı ulusal yakalama emri veya tutuklama kararıdır. İkincisi, bu kararın yabancı bir ülkede uygulanabilmesi için devreye sokulan iade veya benzeri teslim prosedürüdür. Üçüncüsü ise, kişinin yerinin tespiti ve geçici yakalama için kullanılan INTERPOL kanallarıdır (Red Notice, Diffusion vb.).

INTERPOL’ün kendi açıklamasına göre Red Notice bir “uluslararası yakalama emri” değildir; dünya çapında “bul, geçici olarak yakala” talebidir ve her ülke kendi hukukuna göre yakalayıp yakalamamaya karar verir. Ayrıca Red Notice yayımlanması için talep eden ülkede geçerli bir yakalama emri veya mahkeme kararı bulunması gerekir. 

Bu teknik ayrım, devlet başkanları dosyasında hayati önem taşır. Çünkü bir ülkenin mahkemesi, görevdeki devlet başkanı hakkında yakalama emri çıkarsa dahi, bu kararın başka ülkelerde uygulanması “otomatik” değildir; aksine dokunulmazlık, egemenlik, insan hakları ve iade engelleri gibi katmanlar nedeniyle çoğu zaman fiilen uygulanamaz.

Dokunulmazlık ile Red Notice/arrest warrant etkileşimi

INTERPOL sistemi bakımından iki ayrı aşama vardır: (i) bildirimin yayımlanması / dolaşıma sokulması, (ii) üye ülkenin kendi hukuku uyarınca yakalama yapması. INTERPOL, Red Notice’ın hukuki dayanağının talep eden ülkedeki geçerli yakalama emri olduğunu ve üye ülkelerin kendi hukuklarına göre hareket ettiğini açıkça belirtir. Ayrıca INTERPOL’ün Anayasası’nın 2. ve 3. maddeleri kapsamında siyasi nitelik ve insan hakları gibi sınırlamalar, uygulamada Red Notice süreçlerinde önemlidir; “Repository of practice” belgesi, yayımlama için geçerli ulusal yakalama emri bulunması ve insan hakları ihlali riskleri gibi filtreleri örneklendirir. 

Görevdeki bir devlet başkanı söz konusu olduğunda, sorun sadece “Red Notice yayımlanır mı?” sorusu değildir. Daha belirleyici olan, yayımlansa bile herhangi bir devletin, dokunulmazlık ve dış ilişkiler dengesi nedeniyle fiilen yakalama yapıp yapmayacağıdır. Bu nedenle “uluslararası yakalama emri çıkarıldı” söylemi, hukukî olarak iki yönlü test edilmelidir: (a) araç gerçekten ne? (Red Notice mı, ulusal yakalama emri mi, AB yakalama emri mi?) (b) araç hangi ölçüde icra edilebilir?

Burada AB’nin European Arrest Warrant (EAW) sistemi ayrıca ayırt edilmelidir. EAW, AB içinde karşılıklı tanıma ile işleyen yargısal bir mekanizmadır; “uluslararası” gibi görünse de bölgeseldir ve AB hukukuna özgüdür. Devlet başkanı dokunulmazlığı tartışması EAW bağlamında da gündeme gelebilir; ancak devlet başkanı vakalarında asıl pratik, çoğunlukla iade + INTERPOL kanalı üzerinden yürür.

Arrest Warrant (ICJ) kararının devlet başkanı tartışmasına verdiği ders

ICJ Arrest Warrant davasının en önemli katkısı, yakalama emrinin sadece ülke içinde çıkarılmasının değil, emrin “uluslararası dolaşıma sokulmasının” (circulation) görevdeki üst düzey yetkilinin dokunulmazlığını ihlal edebileceğini göstermesidir. Mahkeme, görevdeki dışişleri bakanı bakımından, Belçika’nın yakalama emrini çıkarması ve uluslararası dolaşıma sokmasının dokunulmazlıkla bağdaşmadığı sonucuna varmış ve iptal yükümlülüğünden söz etmiştir.

Bu ders, devlet başkanı uyuşturucu dosyalarında şu şekilde yeniden formüle edilebilir: Görevdeki bir devlet başkanı hakkında başka bir devletin “yakalama emri” çıkarması, yalnızca teorik bir adım değildir; uluslararası alanda dolaşıma sokulduğunda, başlı başına bir dokunulmazlık ihlali iddiasını doğurabilir. Bu nedenle bazı devletler, görevdeki liderler hakkında ceza dosyası açmayı dahi, “ihtiyatlı” bir çizgide tutar veya fiilî olarak görev bitimini bekler.

“İstisna var mı?” sorusu

Bu bölümde özellikle yanlış anlaşılmaması gereken bir ayrım var: Burada tartıştığımız dokunulmazlık rejimi, çoğunlukla yabancı ulusal mahkemelerin yargı yetkisi bakımındandır. Uluslararası ceza mahkemeleri (örn. ICC) bağlamında dokunulmazlık tartışması farklı normatif zeminde yürür; ICC’nin işleyişi devletlerin işbirliği yükümlülüklerine dayanır ve “arrest/surrender” süreçleri ayrı kurallara tabidir. ICC’nin yakalama konusundaki işbirliği ve teslim tartışmalarını ele alan kaynaklar, “arrest” meselesinin uluslararası mahkeme bağlamında bile pratikte güçlükler barındırdığını gösterir.

Uyuşturucu suçlamaları ise çoğu kez uluslararası ceza mahkemelerinin klasik yetki alanına girmediğinden (savaş suçları/insanlığa karşı suçlar/soykırım gibi), tartışma ağırlıkla yabancı ulusal mahkemeler ve iade mekanizmaları üzerinden yürür. Bu da dokunulmazlık engelini daha görünür hâle getirir.

Bu bölümün sonunda, sonraki bölümlere bağ kuracak şekilde şu sonuçları netleştirmek gerekir: Birincisi, devlet başkanlarına yöneltilen uyuşturucu suçlamalarında “ceza sorumluluğu” tartışması, “yabancı devletin ceza muhakemesi işlemleri” tartışmasından ayrılmalıdır. İkincisi, görevdeki devlet başkanı bakımından kişisel dokunulmazlık, yabancı yargı işlemlerine karşı çok güçlü bir bariyer olarak çalışır; ICJ Arrest Warrant kararı bu konuda temel referanstır. Üçüncüsü, “international arrest warrant” çoğu zaman tek bir küresel emir değil; ulusal yakalama emri + iade + INTERPOL bildirimi gibi araçların birleşimidir ve INTERPOL Red Notice açıkça “uluslararası yakalama emri” değildir. Dördüncüsü, bu araçların her biri ayrı ayrı dokunulmazlık ve egemenlik testinden geçer; özellikle görevdeki liderler bakımından “dolaşıma sokma” dahi hukuki ihtilaf doğurabilir.

Bu çerçeve kurulduğunda, yazının bir sonraki bölümünde artık şu soruya geçmek mümkündür: Dokunulmazlık ve egemenlik sınırları bu kadar belirginken, uygulamada devletler neden ve nasıl farklı “yollar”a başvuruyor? Bu soru bizi hem “operasyonel sınırlar” tartışmasına hem de Noriega/Maduro/Hernández vaka setine götürecektir.

Operasyonel Boyut

Devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddiaları söz konusu olduğunda tartışmanın düğüm noktası, çoğu zaman “yargılama yetkisi” değil, operasyonel yöntemlerin hukuki meşruiyetidir. Bu bölüm, ceza hukuku ile uluslararası hukukun kesişiminde yer alan operasyonel araçları – askerî güç kullanımı, sınır aşan kolluk faaliyetleri ve zorla yakalama/transfer (abduction) – ayrıntılı biçimde ele alır; özellikle ABD’nin ileri sürdüğü gerekçeleri ve bu gerekçilerin hangi sınırları aştığını ya da nerede durduğunu tartışır.

Kuvvet kullanma yasağı: ceza soruşturması gerekçesiyle aşılabilir mi?

Uluslararası hukukun çekirdek ilkelerinden biri olan kuvvet kullanma yasağı, devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmasını kural olarak yasaklar. Bu yasak, “suçla mücadele” gibi meşru ve önemli amaçlar karşısında dahi kendiliğinden askıya alınmaz. Nitekim uluslararası düzen, ağır suçlarla mücadelede bile askerî güç kullanımını istisna, yargısal işbirliğini kural olarak benimser.

Uyuşturucu ticareti gibi ağır ve sınır aşan suçlar bakımından da aynı mantık geçerlidir. Ceza soruşturması yürütülmesi, iddianame düzenlenmesi veya hatta ulusal bir yakalama emrinin varlığı, tek başına başka bir devletin topraklarında askerî güç kullanılmasını meşru kılmaz. Bu noktada yapılması gereken ayrım nettir: Ceza adaleti ile silahlı güç kullanımı farklı hukuki rejimlere tabidir. İlki usul güvenceleri, iade ve adli yardımlaşma ile ilerler; ikincisi ise ancak çok dar istisnalar altında – örneğin meşru müdafaa – hukuken kabul edilebilir.

Rıza (consent): “sessiz onay” iddiası operasyonu meşrulaştırır mı?

Operasyonel meşruiyet tartışmalarında en sık ileri sürülen gerekçelerden biri, ev sahibi devletin rızasıdır. Eğer bir devlet, kendi topraklarında yabancı bir devletin kolluk veya askerî faaliyetine açıkça rıza göstermişse, kuvvet kullanma yasağı ihlali iddiası zayıflar. Ancak rızanın açık, belirgin ve yetkili makamlarca verilmiş olması gerekir. “Zımni rıza”, “sessiz onay” veya “fiilî durumdan çıkarılan rıza” argümanları, özellikle devlet başkanlarını ilgilendiren yüksek profilli dosyalarda son derece sorunludur.

Uyuşturucu ticareti iddiaları bağlamında, görevdeki bir devlet başkanına yönelik operasyonlarda rıza iddiası çoğu zaman hukuki bir kurgu olarak ortaya çıkar. Zira bir devletin, kendi başkanının yakalanmasına rıza göstermesi, siyasal ve anayasal bakımdan istisnai – hatta çoğu zaman düşünülemez – bir durumdur. Bu nedenle rıza argümanı, pratikte daha çok görev sonrası dönemler, rejim değişiklikleri veya uluslararası vesayet benzeri olağanüstü koşullarla sınırlı kalır. Aksi hâlde, rıza iddiası, operasyonel meşruiyeti kurtarmak için sonradan ileri sürülen bir savunma niteliği taşır.

Meşru müdafaa iddiaları: uyuşturucu ticareti “silahlı saldırı” mıdır?

ABD uygulamasında ve söyleminde zaman zaman uyuşturucu ticareti, ulusal güvenliğe yönelik “olağanüstü tehdit” veya “narco-terrorism” çerçevesinde ele alınır. Bu çerçevede ileri sürülen argüman, uyuşturucu şebekelerinin devletleri istikrarsızlaştırdığı, şiddet ve terörle iç içe geçtiği ve dolayısıyla meşru müdafaa gerekçesinin devreye girebileceğidir.

Bu argümanın hukuki sınırı açıktır. Meşru müdafaa, klasik uluslararası hukuk anlayışında silahlı saldırıya karşılık olarak doğar ve zorunluluk ile orantılılık kriterlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Uyuşturucu ticareti, ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurursa doğursun, tek başına “silahlı saldırı” kategorisine yerleştirilmez. Uyuşturucu ile bağlantılı şiddet eylemleri, terör saldırıları veya devlet destekli silahlı faaliyetler söz konusuysa dahi, her somut olayda saldırının devlete atfedilebilirliği, imminence (yakınlık) ve orantı ayrı ayrı ispatlanmalıdır.

ABD’nin “narco-terrorism” yaklaşımı, ceza hukuku bakımından ağırlaştırılmış suç tipleri yaratabilir; ancak bu yaklaşım, kuvvet kullanma hukukunu otomatik olarak genişletmez. Başka bir ifadeyle, ceza hukukunda “terörle bağlantı” kurulması, uluslararası hukukta meşru müdafaa eşiğini kendiliğinden aşmaz. Bu nedenle uyuşturucu gerekçesiyle devlet başkanına yönelik askerî operasyon iddiaları, meşru müdafaa savunmasıyla çoğu zaman ikna edici biçimde temellendirilemez.

Sınır aşan kolluk faaliyeti: “hot pursuit” ceza hukukuna taşınabilir mi?

Bazı devletler, sınır aşan kolluk faaliyetlerini “sıcak takip” (hot pursuit) benzeri kavramlarla savunmaya çalışır. Deniz hukukunda sınırlı bir bağlamda kabul edilen bu kavramın, kara ülkesinde ve özellikle devlet başkanlarını hedef alan dosyalarda genişletilerek uygulanması, uluslararası hukukta kabul görmez.

Sınır aşan kolluk faaliyeti, kural olarak ev sahibi devletin önceden verilmiş açık rızasına veya ikili/çok taraflı anlaşmalara dayanmalıdır. Uyuşturucu ile mücadelede denizde işbirliği rejimleri bu nedenle ayrıntılı düzenlenmiştir; karada ise benzer bir genel yetki yoktur. Dolayısıyla “kolluk operasyonu” etiketi, fiilî askerî veya paramiliter güç kullanımını hukukileştirmez. Bu ayrım, ceza muhakemesinde delilin meşruiyeti ve yargılamanın adilliği açısından da belirleyicidir.

“Abduction” (zorla yakalama/transfer): ABD içtihadı

Operasyonel tartışmanın en sert başlığı, zorla yakalama ve ülke dışına çıkarmadır. ABD iç hukukunda bu konuda sıklıkla atıf yapılan karar, United States v. Alvarez-Machain’dir. Bu kararda ABD Yüksek Mahkemesi, sanığın Meksika’dan zorla kaçırılarak ABD’ye getirilmesinin, ABD mahkemelerinin yargı yetkisini ortadan kaldırmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, iade anlaşmasının ihlalinin, ceza muhakemesini otomatik olarak düşürmeyeceğini kabul etmiştir.

Bu içtihat, ABD hukukunda “yargı yetkisi-yakalama yöntemi” ayrımını keskinleştirir: Yöntem hukuka aykırı olsa bile, mahkeme yargılamaya devam edebilir. Ancak bu yaklaşımın iki kritik sınırı vardır. Birincisi, bu bir iç hukuk yaklaşımıdır; uluslararası hukukun ihlal edilmediği anlamına gelmez. İkincisi, Alvarez-Machain gibi vakalar devlet başkanlarını değil, bireyleri konu alır. Görevdeki bir devlet başkanının zorla kaçırılması, sadece iade ihlali değil, egemenlik ihlali ve dokunulmazlık ihlali iddialarını da tetikleyebilir.

Uluslararası hukuk bakımından “abduction”, özellikle ev sahibi devletin rızası yoksa, kuvvet kullanma yasağı ve egemenlik ilkesinin ihlali olarak değerlendirilir. Ceza muhakemesinde “mahkeme yargılayabilir mi?” sorusuna bazı iç hukuk sistemleri olumlu yanıt verse bile, bu durum devlet sorumluluğunu ve uluslararası düzeyde hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla ABD içtihadı, operasyonel meşruiyeti değil, yalnızca yargılamanın sürdürülüp sürdürülemeyeceğini açıklığa kavuşturur.

Ceza muhakemesinde meşruiyet ayrımı: yargılama yetkisi ≠ yakalama yöntemi

Bu noktada bölümün anahtar kavramı ortaya çıkar: meşruiyet ayrımı. Bir devletin veya mahkemenin bir kişi üzerinde yargılama yetkisine sahip olması, o kişiyi elde etmek için kullanılan her yöntemi meşru kılmaz. Aynı şekilde, bir kişinin fiilen yakalanmış olması, yakalamanın hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.

Uyuşturucu suçları bağlamında bu ayrım, üç düzeyde çalışır. Birinci düzeyde, ceza sorumluluğu vardır: fiil suç mudur, deliller yeterli midir? İkinci düzeyde, yargı yetkisi vardır: hangi mahkeme bakabilir? Üçüncü ve en tartışmalı düzeyde ise, operasyonel yöntem vardır: sanık yargı önüne hangi yolla getirildi? Bu üçüncü düzeydeki hukuka aykırılık, bazen yargılamayı düşürmez; ancak çoğu zaman delillerin reddi, uluslararası sorumluluk ve siyasal kriz gibi sonuçlar doğurabilir.

ABD argümanlarının sınırı: “etkinlik” hukuki meşruiyeti ikame etmez

ABD uygulamasında sıkça görülen argüman, uyuşturucu ticaretiyle mücadelenin “olağanüstü tehdit” oluşturduğu ve bu nedenle olağanüstü araçlar gerektirdiğidir. Bu argüman, iç kamuoyu ve ceza siyaseti açısından etkili olabilir; ancak uluslararası hukuk bakımından sınırsız değildir. Etkinlik, hukuki meşruiyetin yerine geçmez. Aksi yaklaşım, “amaç her şeyi meşru kılar” sonucuna varır ki, bu uluslararası düzenin reddettiği bir yaklaşımdır.

Operasyonel kırmızı çizgiler

Bu bölümün sonunda şu tespitler yapılabilir. Uyuşturucu ticaretiyle mücadele, ağır ve meşru bir hedeftir; ancak bu hedef, kuvvet kullanma yasağını otomatik olarak askıya almaz. Rıza açık ve tartışmasız olmadıkça, başka bir devletin topraklarında operasyonel güç kullanımı hukuken sorunludur. Meşru müdafaa iddiaları, uyuşturucu suçları bağlamında nadiren ikna edicidir. Zorla yakalama/transfer, bazı iç hukuklarda yargılamayı engellemese bile, uluslararası hukuk bakımından ağır ihlal riskleri taşır. Devlet başkanları söz konusu olduğunda ise bu riskler, dokunulmazlık ve egemenlik boyutlarıyla daha da derinleşir.

Vaka İncelemesi Ve Olgu Analizi: Üç Yol, Üç Sonuç

Bu bölüm, önceki bölümlerde kurulan normatif çerçeveyi somutlaştırmak amacıyla üç ayrı vaka üzerinden ilerler. Amaç, “devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddiaları” söz konusu olduğunda hangi operasyonel yolun seçildiğini, bu yolun hangi hukuki gerekçelere dayandırıldığını ve ne tür hukuki/siyasal sonuçlar doğurduğunu karşılaştırmalı biçimde ortaya koymaktır. Bu üç vaka, bilinçli olarak farklı “yolları” temsil edecek şekilde seçilmiştir: (i) askerî müdahale ve zorla yakalama, (ii) görevdeyken iddianame–ödül–baskı stratejisi, (iii) görev sonrası iade ve yargılama.

Manuel Noriega (Panama): Askerî Müdahale ve Zorla Yakalama 

Manuel Noriega vakası, uyuşturucu suçlamalarının bir devlet liderine yönelmesi hâlinde en sert ve en tartışmalı yolun tarihsel örneğidir. Noriega, 1980’lerin sonlarında Panama’da fiilî iktidarı elinde bulunduran askerî lider konumundayken, ABD’de uyuşturucu ticareti ve kara para aklama suçlamalarıyla itham edilmiş ve hakkında iddianameler düzenlenmiştir. Bu aşama, klasik bir ceza hukuku sürecinin başlangıcını andırır. Ancak olayların seyri burada durmamış; 1989 yılında ABD, Panama’ya askerî müdahalede bulunmuş ve Noriega bu müdahalenin ardından yakalanarak ABD’ye götürülmüştür.

Operasyonel açıdan bakıldığında, Noriega vakası “yargılama yetkisi” ile “yakalama yöntemi” ayrımının en çıplak biçimde görüldüğü örnektir. ABD mahkemeleri, Noriega’nın zorla getirilmiş olmasına rağmen yargılamayı sürdürmüş; iç hukuk bakımından yakalama yönteminin hukuka aykırılığı, yargı yetkisini düşürücü bir sebep sayılmamıştır. Bu yaklaşım, ABD içtihadında “mahkeme sanığın önüne nasıl getirildiğiyle değil, sanığın kim olduğu ve isnadın içeriğiyle ilgilenir” çizgisinin bir uzantısıdır.

Ancak uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında tablo farklıdır. Panama’ya yönelik askerî müdahale, yalnızca bir “kolluk faaliyeti” olarak nitelendirilemez; açık bir kuvvet kullanımıdır. Müdahalenin uyuşturucu ile mücadele gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılması, kuvvet kullanma yasağı ve egemenlik ilkesi bakımından uzun süreli tartışmalar doğurmuştur. Bu tartışmaların merkezinde şu soru yer alır: Bir devlet, uyuşturucu suçlamasıyla başka bir devletin fiilî liderini yakalamak için askerî güç kullanabilir mi? Noriega örneği, bu soruya “fiilen evet, hukuken tartışmalı” şeklinde bir cevap üretmiştir.

Bu vaka, yazının bütününe yayılan temel gerilimi açıkça gösterir: Ceza muhakemesi bakımından sonuç alınmış; Noriega ABD’de mahkûm edilmiştir. Ancak bu sonuç, kullanılan yöntemin uluslararası hukuk bakımından meşru olduğu anlamına gelmemiştir. Noriega vakası bu nedenle, “etkin ama hukuken pahalı” bir yol olarak nitelendirilebilir.

Nicolás Maduro (Venezuela): Görevdeyken İddianame ve “Narco-Terrorism” Teorisi 

Nicolás Maduro vakası, Noriega’dan farklı olarak, henüz tamamlanmış bir operasyonel sonuçtan ziyade devam eden ve çok katmanlı bir süreç sunar. ABD Adalet Bakanlığı, 2020 yılında Maduro ve bazı üst düzey Venezuelalı yetkililer hakkında uyuşturucu ticareti, narco-terrorism ve bağlantılı suçlar kapsamında iddianameler düzenlemiş; ayrıca yüksek meblağlı ödül mekanizmaları ilan etmiştir. Bu aşama, ceza hukuku açısından bakıldığında “yargılama yetkisi iddiasının” en ileri noktalarından biridir.

Maduro dosyasının özgünlüğü, ABD’nin uyuşturucu suçlarını yalnızca klasik “trafik” olarak değil, terörle bağlantılı bir tehdit olarak çerçevelemesinde yatar. Bu yaklaşım, ABD iç hukukunda ağırlaştırılmış suç tipleri ve geniş yetkiler üretse de, uluslararası hukuk bakımından otomatik bir sonuç doğurmaz. Görevde bulunan bir devlet başkanının kişisel dokunulmazlığı, iddianamenin varlığıyla ortadan kalkmaz; yakalama ve yargılama bakımından ciddi engeller varlığını sürdürür.

Bugün basına yansıyan ve Maduro’nun askerî operasyon sonucunda yakalandığı veya ülke dışına çıkarıldığı yönündeki iddialar, bu dosyayı teorik bir tartışmadan operasyonel bir kriz senaryosuna taşımıştır. Bu iddialar henüz tam anlamıyla doğrulanmamış olsa da, hukuki açıdan önemli olan nokta şudur: Eğer görevdeki bir devlet başkanı, rıza olmaksızın askerî güç kullanılarak yakalanmış veya ülke dışına çıkarılmışsa, bu durum Noriega örneğinden bile daha ağır bir egemenlik ve dokunulmazlık ihlali tartışmasını tetikler.

Maduro vakası, bu yönüyle “hukuki baskı stratejisi” ile “operasyonel zor kullanma” arasındaki çizginin nerede kırılabileceğini gösteren bir canlı stres testi işlevi görür. İddianame, ödül ve yaptırımlar; hukuken tartışmalı olsa da hâlen ceza adaleti araçları içinde kalır. Buna karşılık askerî operasyon iddiaları, uyuşturucu ile mücadele gerekçesinin ötesine geçerek uluslararası düzenin temel yasaklarıyla doğrudan temas eder. Bu nedenle Maduro dosyası, sonuçtan bağımsız olarak, “hangi noktada ceza hukuku söylemi yerini güç siyasetine bırakır?” sorusunu gündeme taşır.

Juan Orlando Hernández (Honduras): Görev Sonrası İade

Juan Orlando Hernández vakası, önceki iki örneğin aksine, uyuşturucu suçlamalarının en az tartışmalı biçimde nasıl sonuçlandırılabileceğini gösterir. Hernández, Honduras Devlet Başkanı olarak görev yaptığı dönemde uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı iddialarla anılmış; ancak asıl süreç, görev süresi sona erdikten sonra başlamıştır. ABD’nin iade talebi üzerine Honduras makamları, Hernández’i teslim etmiş; yargılama ABD’de yürütülmüştür.

Bu vakada dikkat çekici olan husus, operasyonel zor kullanmanın tamamen devre dışı bırakılmasıdır. Ne askerî müdahale ne de sınır aşan kolluk operasyonu söz konusudur. Süreç, klasik ceza hukuku araçlarıyla – iddianame, iade, adli yardımlaşma – ilerlemiştir. Görevdeyken kişisel dokunulmazlık engeli fiilen aşılmamış; görev sonrası dönemde bu engel ortadan kalkınca yargılama mümkün hâle gelmiştir.

Hernández örneği, hukuki meşruiyet bakımından “yüksek uyumlu” bir yol sunar. Uluslararası hukukta en az tartışma yaratan senaryo, bu tür görev sonrası iade süreçleridir. Bu yolun dezavantajı, zaman alıcı olması ve kısa vadede “etkinlik” beklentisini karşılamamasıdır. Ancak uzun vadede, hem ceza adaletinin işlerliği hem de uluslararası hukukun korunması açısından en sürdürülebilir modelin bu olduğu görülmektedir.

Karşılaştırmalı Olgu Analizi: Hangi yol, hangi bedel?

Bu üç vaka birlikte okunduğunda, uyuşturucu suçlamalarıyla karşı karşıya kalan devlet başkanları dosyalarında üç temel yol belirginleşir. Noriega yolu, askerî müdahale ve zorla yakalama ile hızlı sonuç üretir; ancak hukuki meşruiyet maliyeti yüksektir ve uluslararası düzen açısından istisnai kalması gerekir. Maduro yolu, görevdeyken iddianame ve baskı araçlarıyla ilerler; operasyonel çizgi aşılırsa, hukuki kriz derinleşir. Hernández yolu ise, görev sonrası iade ve yargılama üzerinden ilerler; en az tartışmalı fakat en yavaş yoldur.

Bu karşılaştırma, önceki bölümlerde tartışılan teorik ayrımları somutlaştırır. Ceza sorumluluğu her üç vakada da tartışma dışıdır; tartışmalı olan, yöntemdir. Devlet başkanları söz konusu olduğunda yöntem, çoğu zaman sonucun kendisinden daha belirleyici hâle gelir. Uyuşturucu ile mücadelede “başarı” söylemi, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle çatıştığında, elde edilen ceza muhakemesi sonucu bile tartışmalı bir meşruiyet zeminine oturur.

Türk Hukuku Bakımından Değerlendirme: TCK md. 13

Bu bölüm, önceki kısımlarda kurulan uluslararası ve karşılaştırmalı çerçeveyi Türk ceza hukuku perspektifinden ele almaktadır. Merkezde yer alan norm TCK m. 13’tür. Amaç, maddenin uyuşturucu suçları bakımından ne tür bir yargılama yetkisi öngördüğünü; bu yetkinin hangi koşullarda fiilen işletilebileceğini; ve özellikle devlet başkanı gibi yüksek profilli bir fail senaryosunda hukuki-olgu uyumsuzluklarının nerede ortaya çıktığını derinlikli biçimde analiz etmektir.

TCK m. 13’ün sistematik konumu: Ülkeselliğin istisnası mı, evrenselliğe yaklaşım mı?

Türk ceza hukukunda temel ilke ülkeselliktir. Buna göre suç Türkiye’de işlenmişse Türk kanunları uygulanır; yurt dışında işlenen suçlarda ise kural olarak yabancı devletin yargı yetkisi devrededir. TCK m. 13, bu temel kuralın bilinçli ve sınırlı bir istisnasıdır. Kanun koyucu, bazı suçların niteliği gereği yalnızca işlendiği ülkeyi değil, uluslararası düzeni ve devletlerin ortak menfaatlerini ilgilendirdiğini kabul ederek, failin vatandaşlığına bakılmaksızın Türk kanunlarının uygulanacağını öngörmüştür.

Uyuşturucu suçlarının (TCK m. 188 ve 190) m. 13/1-e bendinde açıkça sayılması, bu istisnanın tesadüfî olmadığını gösterir. Burada kanun koyucu, uyuşturucu imal ve ticaretini “sınır aşan, sistemik ve küresel etkili” bir suç olarak tanımlar. Bu tanım, TCK m. 13’ü klasik evrensellik ilkesinden ayırır: Türk hukuku, tüm insanlığa karşı suçlar gibi “her yerde her zaman yargılama” iddiasında değildir; ancak uyuşturucu gibi belirli suçlarda evrenselliğe yaklaşan bir yetki kabul etmiştir.

Bu yaklaşımın teorik sonucu şudur: Yabancı bir ülkede, yabancı bir kişi tarafından işlenen uyuşturucu imal ve ticareti fiili, Türk ceza hukukunun ilgi alanına girebilir. Ancak bu, otomatik ve sınırsız bir yargılama yetkisi anlamına gelmez; maddenin devamındaki hükümler ve ceza muhakemesinin fiilî koşulları bu yetkiyi filtreler.

“Vatandaş veya yabancı” ibaresinin anlamı: Fail bağlantısının koparılması

TCK m. 13’ün dikkat çekici yönlerinden biri, fail bakımından hiçbir bağ şartı aramamasıdır. Metinde açıkça “vatandaş veya yabancı tarafından” denilerek, klasik kişisellik ilkesi bilinçli biçimde dışarıda bırakılmıştır. Bu tercih, uyuşturucu suçlarının doğasıyla bağlantılıdır: Failin Türk vatandaşı olması, suçun Türkiye’yi ilgilendirip ilgilendirmediğini belirlemede yeterli bir kriter değildir.

Ancak bu geniş ifade, uygulamada sıkça yanlış yorumlanır. “Fail yabancı da olsa Türk kanunları uygulanır” cümlesi, her yabancı failin Türkiye’de yargılanacağı şeklinde anlaşılmamalıdır. Burada “uygulanır” ifadesi, normatif yetkiyi tanımlar; fiilî muhakeme ise başka koşullara bağlıdır. Ceza muhakemesi, sanığın Türkiye’de bulunmasını veya Türkiye’nin sanık üzerinde hukuki/fiilî tasarruf imkânına sahip olmasını gerektirir. Bu ayrım, devlet başkanı senaryosunda belirleyici hâle gelir.

TCK m. 13/2: Adalet Bakanı talebi ve “siyasal filtre” işlevi

Maddenin ikinci fıkrası, TCK m. 13’ün en kritik ve çoğu zaman ihmal edilen unsurudur. Kanun koyucu, m. 13 kapsamına giren bazı suçlar bakımından Türkiye’de yargılama yapılmasını Adalet Bakanının talebine bağlamıştır. Bu düzenleme, ceza hukukunda nadir görülen bir açık “siyasal filtre” mekanizmasıdır. Bu filtre iki işlev görür. Birinci işlev, dış ilişkiler ve uluslararası yükümlülüklerle uyum sağlamaktır. Yurt dışında işlenen ve yabancı kişileri ilgilendiren suçlarda Türkiye’nin yargılama başlatması, fiilin işlendiği devletle diplomatik gerilim doğurabilir. Kanun koyucu, bu tür dosyaların otomatik biçimde yargıya taşınmasını istememiş; yürütme organına bir denge mekanizması tanımıştır. İkinci işlev ise, ceza siyasetinin rasyonelleştirilmesidir. TCK m. 13 kapsamındaki her suç, Türkiye bakımından aynı ağırlıkta pratik sonuç doğurmayabilir; bu nedenle hangi dosyanın yargılamaya dönüşeceği, merkezi bir değerlendirmeye bağlanmıştır.

Devlet başkanı senaryosunda bu filtre hayati önem taşır. Görevdeki bir yabancı devlet başkanı hakkında, yurt dışında işlenen uyuşturucu fiilleri nedeniyle Türkiye’de soruşturma açılması, yalnızca hukuki değil, yüksek yoğunluklu siyasi bir karar olur. TCK m. 13/2, bu tür dosyaların doğrudan savcılık inisiyatifiyle ilerlemesini engelleyen bilinçli bir tercihtir.

TCK m. 13/3 ve yabancı yargı kararları: “ne bis in idem” gerilimi

Üçüncü fıkra, belirli suçlar bakımından yabancı ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa dahi Türkiye’de yeniden yargılama yapılabileceğini düzenler. Her ne kadar uyuşturucu bentleri doğrudan bu fıkrada sayılmasa da, TCK m. 13’ün genel mantığını anlamak açısından önemlidir. Kanun koyucu, bazı suçlarda yabancı yargı kararlarını mutlak bağlayıcı görmemektedir.

Uyuşturucu suçları bakımından bu yaklaşım, teorik olarak şu tartışmayı gündeme getirir: Yabancı bir ülkede, özellikle “etkin olmayan” veya “siyasi sebeplerle sınırlı” bir yargılama yapılmışsa, Türkiye bu kararı yeterli görmeyip kendi yargılamasını başlatabilir mi? Burada uluslararası “ne bis in idem” ilkesinin sınırları devreye girer. Türk hukukunda bu ilkenin uluslararası boyutta mutlak olmadığı; sözleşmelere ve suçun niteliğine göre farklılaştığı bilinmektedir.

Devlet başkanı dosyasında bu tartışma daha da karmaşıklaşır. Zira yabancı ülkede verilen karar, çoğu zaman “yargılama yapılmaması” veya “soruşturmanın kapatılması” şeklinde olur. Bu durumda TCK m. 13’ün sunduğu normatif yetki, teorik olarak yeniden yargılama kapısını aralayabilir; ancak bu kapının fiilen açılıp açılamayacağı, yine operasyonel ve diplomatik gerçekliklere bağlıdır.

Olgu analizi: TCK m. 13 Noriega-Maduro-Hernández çizgisinde nereye oturur?

Bu noktada TCK m. 13’ü, önceki bölümde ele alınan üç vaka üzerinden yorumlamak aydınlatıcı olabilir. 

Noriega tipi senaryo, Türkiye bakımından teorik olarak şu sonucu doğurur: Eğer yabancı bir devlet başkanı veya fiilî lider, uyuşturucu suçları nedeniyle Türk yargısının eline fiilen geçirilmiş olsaydı, TCK m. 13 yargılama yetkisi için güçlü bir normatif zemin sunardı. Ancak Noriega örneği, bu “fiilî ele geçirme”nin nasıl sağlandığı sorusunu da beraberinde getirir. Türk hukukunda TCK m. 13, yargılama yetkisi verir; yabancı devlet toprağında askerî veya kolluk operasyonu yapma yetkisi vermez. Bu nedenle Noriega yolu, TCK m. 13 ile uyumlu bir yargılama sonucuna ulaşsa bile, Türk hukukunun benimsediği yöntem anlayışıyla örtüşmez.

Maduro tipi senaryo, TCK m. 13’ün sınırlarını daha net gösterir. Görevdeki bir devlet başkanı hakkında uyuşturucu iddiasıyla Türkiye’de soruşturma başlatılması, teorik olarak m. 13 kapsamında düşünülebilir. Ancak kişisel dokunulmazlık, sanığın Türkiye’de bulunmaması ve Adalet Bakanı talebi şartı birlikte değerlendirildiğinde, bu yetki fiilen donuk hâle gelir. Türkiye, böyle bir dosyada en fazla yakalama kararı, kırmızı bülten talebi veya adli yardımlaşma girişimleriyle sınırlı kalır. Operasyonel zor kullanma, TCK m. 13’ün öngördüğü bir yol değildir.

Hernández tipi senaryo ise TCK m. 13 ile en uyumlu modeldir. Görev sona ermiş, kişisel dokunulmazlık kalkmış, sanık iade yoluyla elde edilmiştir. Bu durumda TCK m. 13, hem normatif hem fiilî olarak işlerlik kazanır. Yargılama yetkisi ile yöntem arasında bir çelişki doğmaz; hukuki maliyet minimumda kalır.

TCK m. 13’ün operasyonel sessizliği: Bilinçli bir boşluk mu?

TCK m. 13 dikkatle okunduğunda, nasıl yakalanacağına, nasıl getirileceğine veya hangi güç araçlarının kullanılacağına dair hiçbir hüküm içermediği görülür. Bu sessizlik, bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Türk ceza hukuku, yargılama yetkisini genişletirken, uluslararası hukukun operasyonel sınırlarını ihlal edecek bir kapı açmak istememiştir. Bu nedenle TCK m. 13’ü, “Türkiye isterse her yerde uyuşturucu suçlularını yakalar” şeklinde okumak, normu amacından koparmaktır. Doğru okuma şudur: Türkiye, belirli ağır suçlarda yargılama kapısını açık tutar; ancak bu kapıya getirilecek sanığın hangi meşru yöntemlerle getirileceği sorusunu, uluslararası hukukun genel kurallarına bırakır.

TCK m. 13 güçlü ama ihtiyatlı bir yetkidir

Bu bölümün sonunda şu sonuçlar netleşir. TCK m. 13, uyuşturucu suçları bakımından Türk ceza kanunu uygulamasına olağanüstü geniş bir yargılama yetkisi tanır. Bu yetki, failin yabancı olması veya suçun yurt dışında işlenmiş olmasıyla ortadan kalkmaz. Ancak bu genişlik, siyasi filtre, dokunulmazlık rejimi ve operasyonel sınırlar ile dengelenmiştir. Devlet başkanları söz konusu olduğunda, TCK m. 13 pratikte “hemen yargılama” değil, daha çok hukuki pozisyon alma, uluslararası işbirliği zeminini güçlendirme ve görev sonrası dönemleri hedefleme işlevi görür. Bu tespit, yazının genel sonucuna doğru ilerlerken kritik bir eşik oluşturur: Türk hukuku, uyuşturucu ile mücadelede iddialı bir normatif duruş sergiler; ancak bu duruş, uluslararası hukukun kırmızı çizgilerini zorlayan operasyonel yöntemlerle değil, yargısal meşruiyet ve işbirliği üzerinden anlam kazanır.

ABD İç Hukuku ile Karşılaştırmalı Değerlendirme

Bu bölüm, Türk hukukunda TCK m. 13’ün uyuşturucu suçları bakımından kurduğu “geniş yargılama yetkisi” yaklaşımını, ABD’nin uyuşturucu suçlarında geliştirdiği extraterritorial (ülke dışına uzanan) ceza yetkisi ile karşılaştırır. Karşılaştırmanın ekseni iki normdur: (i) 21 U.S.C. § 959 (ABD’ye yasadışı ithal amacıyla ülke dışında imal/dağıtım), (ii) 21 U.S.C. § 960a (narco-terrorism / terör bağlantılı uyuşturucu faaliyeti). Ardından, bu geniş yetkinin “yöntem” boyutunda nasıl tartışmalı bir alana kayabildiğini; özellikle zorla kaçırma (abduction) ve Ker–Frisbie çizgisi üzerinden ABD iç hukukunda yargılamanın nasıl sürdürülebildiğini inceler.

ABD’nin extraterritorial yaklaşımı

ABD ceza hukukunda extraterritorial uygulama, çoğu zaman “ABD’ye yönelik somut bağlantı” (nexus) üzerinden gerekçelendirilir. Uyuşturucu suçlarında bu nexus genellikle “ABD’ye ithal edilecek/ABD pazarını hedefleyen” faaliyet şeklinde kurulur. 21 U.S.C. § 959, ülke dışında imal veya dağıtılan kontrol edilen maddeler (ve belirli kimyasallar) bakımından, failin ABD’ye (veya ABD karasularına yakın sulara) yasadışı ithal edileceğini bilmesi ya da buna makul sebep bulunması gibi unsurlarla suç tipini tanımlar. Statünün metni ve US Code açıklamaları, bu normun açık biçimde “ABD dışındaki imal/dağıtım fiillerine ulaşmak üzere” kurgulandığını gösterir.

Bu yönüyle § 959, TCK m. 13’e benzer bir genişlik sergiler; ancak temel fark şudur: TCK m. 13, belirli suçlar bakımından “fail ve yer” şartını büyük ölçüde dışlayarak evrenselliğe yaklaşan bir yetki tanırken, § 959 genellikle ABD’ye ithal amacı/öngörüsü üzerinden “ABD menfaati bağlantısını” kurar. Yani ABD, “her yerdeki uyuşturucu”yu değil, “ABD’ye yönelen” uyuşturucu üretim ve dağıtımını hedefleyerek yetkisini genişletir.

Bu yaklaşım, ABD’nin ceza siyasetinde stratejik bir mantık taşır: Suçun faili ülke dışında olabilir; ancak suçun hedefi (ABD piyasası) ve etkisi (ABD’de zarar) bir “hukuki bağ” yaratır. Kongre Araştırma Servisi’nin extraterritorial ceza hukuku özetleri de § 959’u, ABD’ye ithal bağlantısı üzerinden dışa taşan yetkinin örnek normları arasında sayar. 

21 U.S.C. § 959’un pratik işlevi: “İthal bağlantısı” ve delillendirme mantığı

§ 959’un uygulanabilirliği bakımından iki pratik mesele öne çıkar. Birincisi, savcılığın “ABD’ye ithal edilecekti” bağını nasıl kurduğudur. Bu bağ, çoğu zaman iletişim kayıtları, işbirlikçi beyanları, sevkiyat planları, finansal izler veya sevkiyat rotalarıyla ispatlanır. İkincisi ise, sanığın ABD’de bulunmaması hâlinde davanın nasıl ilerleyeceğidir. ABD’de çoğu zaman iddianame düzenlenir; fakat sanık yakalanıp ABD yargısı önüne getirilene kadar dava fiilen “bekleme” konumunda kalabilir. Bu noktada, ABD’nin iade mekanizmaları, INTERPOL bildirimleri ve üçüncü ülkelerde yakalama imkânları devreye girer. Burada dikkat edilmesi gereken kritik nokta, § 959’un yargılama yetkisi verdiği; sanığı elde etme yöntemlerinin ise ayrı hukukî tartışmalara konu olabildiğidir (aşağıda ele alınacaktır).

Ayrıca § 959, 2015 tarihli Transnational Drug Trafficking Act ile güncellenmiş ve kapsamı/ifadesi genişletilmiştir; GovInfo ve Kongre raporları bu değişikliklerin metnini ve gerekçesini göstermektedir. 

21 U.S.C. § 960a: “Narco-terrorism” normu ve kriminal politika mesajı

ABD’nin “narco-terrorism” yaklaşımının normatif çekirdeği 21 U.S.C. § 960a’dır. Bu düzenleme, terör bağlantılı belirli şartlar altında uyuşturucu faaliyetini ayrı bir ağır suç kategorisi olarak ele alır. US Code metni, § 960a’nın “terör kişileri ve grupları /terör persons and groups” bağlamında, uyuşturucu suç faaliyeti ile terör bağlantısını aynı dosyada kurgulayan bir çerçeve sunduğunu ortaya koyar.

Bu normun iki işlevi vardır. Birincisi, ceza hukuku açısından nitelik değişimi yaratır: Uyuşturucu artık sadece “organized crime” değil, “terör finansmanı veya terör amaçlı faaliyet” ile eklemlenmiş bir güvenlik tehdidi olarak tasnif edilir. ABD Sentencing Commission’ın § 960a’ya özgü ayrı bir kılavuz (2D1.14 – Narco-Terrorism) oluşturması, normun sıradan uyuşturucu suçlarından farklı bir kategori olarak görüldüğünü teyit eder. İkincisi, dış politika ve yaptırım araçlarıyla uyumlu bir “hukuki dil” üretir: Terör bağlantısı, sadece mahkeme salonunda değil, yaptırımlar, ödül programları ve diplomatik baskı çerçevelerinde de güçlü bir retorik ve strateji sağlar.

Bu noktada şu ayrım, yazının ana temasına doğrudan bağlanır: § 960a, ABD iç hukukunda suç politikasını sertleştirir ve bazı dosyalara “güvenlik” etiketi kazandırır; fakat bu etiket, uluslararası hukuk bakımından kuvvet kullanma yasağını veya egemenlik sınırlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Başka bir deyişle, “narco-terrorism” suçlaması, uluslararası alanda operasyonel meşruiyet üretmek için sıkça kullanılan bir söylem olsa bile, meşruiyet testinin ölçütleri (rıza, meşru müdafaa, BM Şartı çerçevesi) ayrı bir rejimde durur.

ABD’nin “Maduro 2020” türü dosyalarında gördüğümüz strateji

Uygulamada ABD, görevdeki liderler veya ulaşılamayan üst düzey aktörler için çoğu zaman şu basamaklı stratejiyi işletir: Önce iddianame ve suçlama teorisi kurulur; ardından ödül ve yaptırım gibi araçlarla baskı artırılır; uluslararası işbirliği ve üçüncü ülke yakalamalarıyla “custody” ihtimali aranır. Bu strateji, “cezai işbirliği modeli” ile tamamen aynı değildir; ancak hâlen askerî güç kullanımından ziyade “hukukî ve idari baskı” araçlarına dayanır.

Bu yaklaşımın hukuki avantajı, yöntem tartışmasını nispeten düşük seviyede tutmasıdır. Zira iddianame düzenlemek, tek başına başka bir devlet toprağında kuvvet kullanmayı gerektirmez. Dezavantajı ise, görevdeki liderlere karşı dokunulmazlık ve egemenlik engelleri nedeniyle sonuca ulaşmanın güç olmasıdır. Bu “sonuca ulaşma baskısı”, kimi dosyalarda yöntemi tartışmalı alanlara itebilir.

Yöntem sorunu

ABD ile karşılaştırmada en kritik başlık, yakalama yönteminin hukuka aykırılığına rağmen yargılamanın sürdürülmesi yaklaşımıdır. ABD Yüksek Mahkemesi’nin United States v. Alvarez-Machain (1992) kararı, bu çizginin modern referansıdır. Mahkeme, bir sanığın iade anlaşması bulunan bir ülkeden zorla kaçırılarak ABD’ye getirilmesinin, ABD mahkemelerinin yargılama yetkisini ortadan kaldırmadığı sonucuna varmıştır. 

Bu içtihat, kamuoyunda çoğu zaman “ABD istediğini kaçırır, yargılar” şeklinde yanlış bir genellemeye dönüşür. Oysa doğru okuma şu ayrımı içerir: Birincisi, Alvarez-Machain bir iç hukuk yargı yetkisi meselesidir. Mahkeme, sanığın mahkeme önüne getiriliş biçiminin yargılama yetkisini düşürmediğini söyler; bu, eylemin uluslararası hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. İkincisi, devlet sorumluluğu ve diplomatik sonuçlar ayrı düzlemde kalır. Üçüncüsü ve yazımız açısından en önemlisi: Bu yaklaşım, “operasyonel yöntem” ile “ceza muhakemesi sonucu” arasındaki kopuşu büyütür. Yöntem hukuken sorunlu olsa bile, yargılama sürdürülebilir; fakat bu sürdürülebilirlik, meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmaz – aksine derinleştirir.

Bu noktada ABD’nin “Ker–Frisbie” doktriniyle ifade edilen geleneksel çizgisi (mahkeme yetkisi, sanığın nasıl getirildiğinden bağımsızdır) ile uluslararası hukukun egemenlik ve dokunulmazlık rejimleri arasında yapısal bir gerilim olduğu görülür. Alvarez-Machain kararı da, daha eski Ker çizgisini modern bağlamda yeniden üretmektedir. 

Türk hukuku ile fark

Bu karşılaştırmanın Türk hukuku açısından önemi, sadece “ABD’nin yetkisi geniş, Türkiye’nin yetkisi geniş” gibi yüzeysel bir tespitte değildir. Asıl önemli olan, iki sistemin geniş yetkiyi hangi mimariyle dengelediğidir.

Türkiye’de TCK m. 13, belirli suçlarda yurt dışına uzanan yetki kurar; ancak m. 13/2’de Adalet Bakanı talebi gibi bir filtre öngörerek, yüksek siyasi etkili dosyaların otomatik biçimde yargıya taşınmasını sınırlar. ABD’de ise bu tür filtreler normatif metinden ziyade pratikte (dış politika/Adalet Bakanlığı takdiri/işbirliği) çalışır; fakat yargı içtihadı, yöntem tartışmasını çoğu zaman “yargı yetkisini düşürmeyen” bir unsur olarak ele alabilir. Bu, operasyonel yöntem ile ceza muhakemesinin “sonucu” arasındaki mesafeyi artırır.

Bu nedenle, devlet başkanları hakkında uyuşturucu iddialarında ABD yaklaşımı, “yargılama yetkisini genişlet + yakalama fırsatı doğarsa yargıla” hattında keskinleşebilir. Türkiye yaklaşımı ise, “yetki açık, fakat siyasi filtre ve uluslararası meşruiyet sınırları belirleyici” şeklinde daha ihtiyatlı bir görüntü verir. Her iki sistemde de sonuç, fiilen sanığın elde edilebilirliğine bağlıdır; ancak ABD içtihadının yöntemden bağımsız yargılama eğilimi, uluslararası hukukla gerilimi daha görünür kılar.

“Narco-terrorism” söylemi 

§ 960a ve “narco-terrorism” çerçevesi, ABD’nin uyuşturucu dosyalarına güvenlik dili kazandırır ve bazı durumlarda uluslararası kamuoyunda “haklılık” algısını güçlendirmeyi hedefler. Ancak bu söylem, kuvvet kullanma yasağı, rıza ve dokunulmazlık gibi sınırları hukukî olarak ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde § 959’un extraterritorial kapsamı, ABD’ye ithal bağlantısı üzerinden yargılama yetkisi kurar; fakat bu yetki, yabancı topraklarda tek taraflı zor kullanma hakkına dönüşmez. Alvarez-Machain çizgisi ise, yöntem tartışmasını “yargılama engeli” olmaktan çıkarabilir; ama uluslararası hukuktaki meşruiyet tartışmasını kapatmaz – aksine büyütür.

Bu bölümün ulaştığı net sonuç şudur: ABD’nin uyuşturucu suçlarında extraterritorial yetki mimarisi, TCK m. 13’ün “evrenselliğe yaklaşan” yetkisine göre farklı bir bağlantı mantığıyla kurulmuştur; “narco-terrorism” yaklaşımı ise dosyayı ağırlaştırır. Fakat hangi model seçilirse seçilsin, yöntem sorunu (rıza, meşru müdafaa, abduction) çözülmeden, devlet başkanları dosyasında hukuki meşruiyet tartışması kapanmaz.

Sonuç

Bu çalışmanın önceki bölümleri, devlet başkanları hakkında uyuşturucu ticareti iddialarının hangi hukuki rejimlerin kesişiminde yer aldığını ve bu rejimlerin operasyonel yöntemler karşısında nerelerde gerilim ürettiğini ortaya koymuştur. Sonuç bölümünün amacı, bu çok katmanlı tartışmayı Türkiye bakımından somut çıkarımlara dönüştürmek; özellikle TCK m. 13’ün uyuşturucu suçları bağlamında nasıl okunması ve nasıl uygulanması gerektiğini netleştirmektir. Bu netleştirme, yalnızca teorik bir akademik sonuç değil; savcılık uygulamaları, uluslararası adli işbirliği pratikleri ve yüksek profilli dosyalarda ortaya çıkabilecek hukuki ve siyasal risklerin yönetimi açısından da belirleyicidir.

TCK m. 13’ün doğru konumlandırılması

TCK m. 13, Türk ceza hukukunda uyuşturucu suçları bakımından olağanüstü geniş bir yargılama yetkisi tanır. Ancak bu genişlik, normun yanlış okunması hâlinde, “Türkiye dünyanın her yerindeki uyuşturucu suçlarını yargılar” gibi hukuken savunulamaz bir iddiaya dönüştürülebilir. Bu çalışma boyunca gösterildiği üzere, doğru okuma şudur: TCK m. 13, uyuşturucu suçları bakımından yargılama kapısını açık tutar; fakat bu kapının ne zaman, hangi koşullarda ve hangi yöntemlerle işletileceği, uluslararası hukukun genel ilkeleri ve maddenin kendi iç filtreleriyle belirlenir.

Bu bağlamda TCK m. 13’ün fonksiyonu, Türkiye’ye “operasyonel serbestlik” tanımak değildir. Norm, Türkiye’yi yargısal işbirliği sisteminin aktif bir aktörü hâline getirir; fakat yabancı devletlerin egemenliğini ihlal edecek veya kuvvet kullanma yasağına takılacak adımlar için bir dayanak oluşturmaz. Dolayısıyla m. 13’ün doğru konumlandırılması, “güçlü ama ihtiyatlı” bir yetki anlayışını gerektirir.

Meşru işbirliği yolları

Uyuşturucu suçlarında TCK m. 13’ün pratik değer üretebilmesi, meşru işbirliği yollarının etkin biçimde kullanılmasıyla mümkündür. Bu yollar, ceza muhakemesinin klasik ama uluslararası boyutta güçlendirilmiş araçlarıdır. İade talepleri, adli yardımlaşma mekanizmaları, malvarlığının dondurulması ve müsaderesi, kontrollü teslimat ve bilgi paylaşımı; m. 13’ün normatif gücünü fiilî sonuca dönüştüren başlıca araçlardır.

Devlet başkanları veya üst düzey yöneticiler söz konusu olduğunda bu araçların önemi daha da artar. Zira bu dosyalarda hızlı sonuç beklentisi çoğu zaman gerçekçi değildir. Buna karşılık, delil toplama, mali izlerin izlenmesi ve görev sonrası döneme hazırlık gibi adımlar, uzun vadede hukuki meşruiyeti yüksek sonuçlar üretir. Hernández örneği, bu yaklaşımın pratikte nasıl işlediğini göstermiştir. Türkiye bakımından çıkarım açıktır: TCK m. 13, “hemen yargılama”dan ziyade “hukuki pozisyon alma ve bekleme” stratejisini mümkün kılan bir araçtır.

Kırmızı çizgiler

Bu çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, TCK m. 13’ün operasyonel sessizliğinin bilinçli bir tercih olduğudur. Kanun koyucu, yargılama yetkisini genişletirken, yabancı topraklarda zor kullanma, sınır aşan kolluk operasyonları veya zorla yakalama/transfer (abduction) gibi yöntemler için herhangi bir meşruiyet üretmemiştir. Bu sessizlik, doldurulması gereken bir boşluk değil; doldurulmaması gereken bir alandır.

Bu nedenle Türkiye bakımından bazı kırmızı çizgiler nettir. Bir yabancı devlet başkanının uyuşturucu suçlamasıyla yakalanması veya ülke dışına çıkarılması, ev sahibi devletin açık rızası veya uluslararası hukukun istisnai meşru müdafaa şartları olmaksızın mümkün değildir. TCK m. 13, böyle bir yöntemi hukuken gerekçelendiremez. Aksi yönde bir yorum, yalnızca ceza muhakemesini değil, Türkiye’nin uluslararası sorumluluğunu ve diplomatik konumunu da riske atar.

Dokunulmazlık ve zaman faktörü

Devlet başkanları dosyasında TCK m. 13’ün etkinliği, çoğu zaman zaman faktörüne bağlıdır. Görevdeki bir devlet başkanı hakkında kişisel dokunulmazlık, yargılama yetkisinin fiilen kullanılmasını engeller. Bu engel, normatif olarak m. 13’ü geçersiz kılmaz; ancak uygulamayı askıya alır. Bu nedenle Türkiye için rasyonel strateji, görevdeki liderler bakımından m. 13’ü “askıda bir yetki” olarak görmek; görev sonrası dönemde ise bu yetkiyi etkinleştirmektir.

Bu yaklaşım, “cezasızlık” anlamına gelmez. Aksine, ceza adaletinin zamana yayılan ama meşru biçimde işletilmesi anlamına gelir. Görev sonrası iade ve yargılama, hem uluslararası hukukla uyumlu hem de uzun vadede daha az tartışmalı sonuçlar üretir. TCK m. 13, bu strateji için normatif bir güvence sağlar.

ABD ile karşılaştırmadan çıkarılan ders

ABD’nin extraterritorial uyuşturucu yetkisi ve “narco-terrorism” yaklaşımı, ilk bakışta TCK m. 13’ten daha “agresif” bir model sunar. Ancak bu çalışma, bu agresifliğin yöntem sorununu çözmediğini, aksine daha görünür hâle getirdiğini göstermiştir. ABD iç hukukunda yargılamanın sürdürülmesi mümkün olsa bile, zorla yakalama veya sınır aşan operasyonlar uluslararası hukuk bakımından ağır tartışmalar doğurur.

Türkiye açısından çıkarım şudur: TCK m. 13’ün değeri, ABD benzeri bir “sonuç odaklı” yaklaşıma öykünmesinde değil; meşruiyet odaklı bir ceza siyaseti inşa etmesindedir. Yetki genişliği, yöntem meşruiyetiyle desteklenmediği sürece, kısa vadeli başarılar uzun vadeli hukuki maliyetlere dönüşebilir.

Risk analizi: TCK m. 13’ün yanlış kullanımının doğurabileceği sonuçlar

TCK m. 13’ün yanlış veya aşırı yorumlanması, Türkiye bakımından üç tür risk üretir. Birinci risk, hukuki risktir: Uluslararası hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen sanık veya deliller, yargılamanın meşruiyetini zedeler ve uluslararası sorumluluk iddialarını tetikler. İkinci risk, diplomatik risktir: Yabancı devlet başkanlarını hedef alan agresif adımlar, ikili ilişkilerde ciddi krizler yaratabilir. Üçüncü risk ise kurumsal risktir: Ceza adaletinin siyasal amaçlarla araçsallaştırıldığı algısı, yargıya olan güveni zayıflatır. Bu riskler, m. 13’ün tamamen atıl bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, normun doğru bağlamda ve doğru zamanda kullanılması gerektiğini gösterir. TCK m. 13, aceleci operasyonların değil; uzun soluklu ve hukuken sağlam dosyaların normatif dayanağıdır.

Pratik çıkarımlar: uygulayıcılar neyi hatırlamalı?

Bu yazının pratik değeri, soyut ilkeleri somut hatırlatmalara dönüştürmesindedir. Uygulayıcılar açısından birkaç temel çıkarım öne çıkar. Uyuşturucu suçlarında TCK m. 13, savcılara ve hukukçulara geniş bir hukuki perspektif sunar; ancak bu perspektif, operasyonel bir “yetki listesi” değildir. Devlet başkanları veya üst düzey yetkililer söz konusu olduğunda, her adımda dokunulmazlık, egemenlik ve uluslararası işbirliği soruları birlikte sorulmalıdır. “Yargılayabilir miyiz?” sorusu kadar, “nasıl ve ne zaman yargılayabiliriz?” sorusu da belirleyicidir.

Bu çalışmanın nihai özet sonucu şudur: Uyuşturucu ticaretiyle mücadele, devletler için vazgeçilmez bir hedeftir; ancak bu hedef, hukuki meşruiyet pahasına gerçekleştirildiğinde kalıcı başarı üretmez. TCK m. 13, Türkiye’ye bu mücadelede güçlü bir normatif araç sunar; fakat bu araç, uluslararası hukukun kırmızı çizgileri içinde kullanıldığında anlam kazanır. Devlet başkanları dosyasında asıl sınav, “yakalayabilir miyiz?” sorusu değil; “hukuku zedelemeden adaleti nasıl tesis ederiz?” sorusudur. Bu soruya verilen cevap, hem ceza hukukunun hem de uluslararası düzenin geleceğini belirler.

© 2025 Prof. Dr. Vahit Bıçak / Bıçak Hukuk Bürosu – Tüm hakları saklıdır. Bu makale, sayın Prof. Dr. Vahit Bıçak tarafından www.bicakhukuk.com sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.

Referans: Bıçak, Vahit (2025) “Uyuşturucu ile Mücadelede Sınır Aşan Ceza Yetkisi: TCK m. 13, ABD Uygulaması ve Güncel Vakalar”, Bıçak Hukuk Bürosu Blogu, https://www.bicakhukuk.com/devlet-baskanlari-hakkinda-uyusturucu-ticareti-iddialari/, Prgf . __., Erişim Tarihi: …,

/ Ceza Hukuku, Görüşler / Düşünceler / Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Comments

No comments yet.

Yanıtla